Ana Sayfa Poplist Yayın Akışı Sinema Fotoğraflar Konuklar Hava Yayın English Kitap Fal

16.05.2008

16:23

Şu anda sitemizde 113 ziyaretçi var!

Olay FM canlı yayını - Olay FM Live
Winamp ile dinlemek için tıklayın..


OLAY FM Anket



 


Olay FM Film

Donnie Darko

Yönetmen & Senaryo: Richard Kelly
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Holmes Osborne, Maggie Gyllenhaal, Patrick Swayze


“Neden o aptal tavşan kostümünü giyiyorsun?”
“Sen neden o aptal insan kostümünü giyiyorsun?”


Ergenlik sorunlarıyla boğuşan, yeni arkadaşı dev bir tavşan olan, yaşamı bu tavşanın emirlerinin yönlendirmelerine mahkûm, uyurgezer bir şizofrenseniz ve tüm bu hastalıklarınızın farkındaysanız, hayat size ne kadar eğlenceli gelebilir? Yeni bir oyun bulmuşsanız ve bu oyunun adı “zamanda yolculuk” ise, çok.

Zamanı düz bir doğrudan çok, bir döngü olarak kabul etme prensibini işleyen, ve bu döngünün spiral yapısı içinde, halkalar arasındaki geçişi işleyen Donnie Darko, paralel evrenleri konu alan Sliding Doors ve bu evrenler arasındaki geçişin kült filmlerinden Butterfly Effect’ten sert teorilerle ayrılıyor.

Bu teorileri kurgu içinde usul usul aktaran filmde, önce Darko ailesinin evine ve hayat rutinine, sonra Donnie’nin okul hayatına ve yeni ilişkisine konuk oluyoruz. Dev tavşan Frank’in gerçek olup olmadığını düşünüyor, “gerçekse neden öyle, değilse neden böyle...” düşünceleri içinde filmin ilk bölümünün durgun atmosferine merakımızın getirdiği hareketle kıpırdanıyoruz. İkinci bölümde ise parçalar biraraya geliyor ama çıkan resmi algılamak ilk anda o kadar kolay olmuyor... Bu büyük, renkli resim sizi biraz yoracak, çokça heyecanlandıracak.

Donnie Darko, ilki 2001’de, ikinci versiyonu 2004’te çıkan nefis soundtrack’leriyle, film içinde de olduğu gibi sizi biraz 80’lerde, biraz Donnie’nin puslu iç dünyasında gezdirecek. Bu dünyayı adeta bir kostüm gibi giyen Jake Gyllenhaal için “Hep böyle mi kalsa...” dedirten, bir dolu dingin oyuncunun, bir o kadar duru performansıyla huzur içinde geçmiş bir film mi kalacak aklınızda, zamanda yolculuğun olası sonuçlarının huzursuzluğu mu, bunu merak ederek edinin bu cd’yi.
 


The Prestige

Yönetmen : Christopher Nolan
Senaryo : Jonathan Nolan, Christopher Nolan
Oyuncular : Hugh Jackman, Christian Bale, Michael Cane, Scarlett Johansson, David Bowie


Öğretisi olmayan bir film denilebilir mi The Prestige için?

Kimyasal etkisi kişiden kişiye değişse de simyasal etkisi sabit. Simyacının herhangi bir şey icat ettiği nerede görülmüş ki hem? Sırları çözmek değil midir simyacının tek derdi? Bitmek bilmeyen soruların dönüşüm sanatından (simyanın kendisinden) başka neye / kime faydası olmuştur?
Yine de unutmak bizi yorabilir; arınmak için önce kirlenmek gerek, mükemmel olmak isteyen biri varsa önce hastalanmayı göze almalı.

Filmin sonlarına yaklaştıkça yanınızdakilere bakmayı ihmal etmeyin, size Paskalya Adası’ndaki heykeller gibi görünebilirler. Belki kimisi ayakta kimisi yere ( ! ) yatmış olacak ama hepsi
- adeta boşluğa bakan meraklı gözler gibi - meçhul bir şeyi bekliyor olacaklar siz içinizden “Everybody knows that the dice are loaded...” diye mırıldanırken.
Ya da bakarsınız tam tersi olur; onlardan biri hatırlar Leonard Cohen’in şarkısını da siz heykellerden biri olursunuz. Farketmez. Tekbaşına film izlenmemeli, bittikten sonra kendi kendinize konuşmak sizi rahatsız etmiyorsa tabi.

Öğretisi olmayan bir film değil elbette ki The Prestige, siz izlerken içinden Leonard Cohen ve Paskalya Adası geçmese de sizin gördüklerinizi de ben görmemiş olabilirim, şaşırmamak gerekiyor. Şaşkınlığımızı filmin sonuna saklamalıyız, yoksa başına mı demeliydim?
Şaşkınlığınız belki de sizi en çok ‘aslında hiç şaşırmadığımızı anladığınız an’ vuracak.

Memento’da aldığı saygı dolu duruşlarla yetinmeyen bir adam bu Christopher Nolan. Hatta bu kez sinemayı sihir haline getirmek derdinde olmadığını, belki de tek derdinin / keyfinin artık sır olmayan kendine özgü sinema diliyle bizi bildiğimiz yanıtları ararken görmekten sadistçe bir zevk aldığını gösteriyor The Prestige karelerinde.
Tüm ‘tekrar izlenesi’ kurgusu, hikayesi, Scarlett Johansson güzelliği bir yana Nikola Tesla’nın David Bowie’nin bedeninde ‘can’ bulması bu sadistlikten bize bulaşan en sevindirici seçim kuşkusuz.

Laika Yayıncılık’tan çıkan Christopher Priest imzalı Prestij’i okumak filmden sonra yapılacak bir hata olabilir mi bilinmez ama diyebilirim ki, “Her büyük sihir gösterisi aslında tek bir kısımdan meydana gelir!” Unutmayın, filmin kimyasal etkisi kişiden kişiye değişiyor ama simyasal etkisi sabit.
Tüm satırlar bendeki kişisel etkisiyle yazılmış bir yoruma, ‘kendi’ yorumuma aittir.
Sizdeki etkisini izlemeden bilememek bir yana izledikten sonra bir süre farkedemeyebilirsiniz.


Corpse Bride

Yönetmen : Tim Burton, Mike Johnson
Senaryo : John August, Caroline Thompson, Pamela Pettler
Seslendirenler : Johnny Depp (Victor Van Dort ), Helena Bonham Carter ( Corpse Bride ), Emily Watson ( Victoria Everglot ), Albert Finney ( Finis Everglot ), Christopher Lee ( Pastor Galswells ), Tracey Ullman ( Nell Van Dort/ Hildegarde), Paul Whitehouse (William Van Dort / Mayhew / Paul The Head Waiter ), Joanna Lumley ( Maudeline Everglot ), Michael Gough ( Elder Gutknecht )

Hem karanlık hem de fantastik.
İçinde romantizm ve kara mizah var.
Stop- motion animasyon tekniğiyle çekilen Corpse Bride müzikal mi müzikal !
Üstelik “Daha ne olsun?” demek için erken. Filmin hikayesini okurken filme geç kalabilirsiniz.

Bu yüzden filmden önce kısa bir ara :

Bedenimizin ‘araba’ , zihnimizin ‘sürücü’ , duygularımızın ‘at’ , benliğimizin ise ‘yolcu’ olduğu bir atlı araba örneği vardır.
Bu örnekte; duyguları simgeleyen at arabayı hareket ettiriyor olsa da zihni simgeleyen sürücünün, atın dizginlerini elinde tutarak onu yönlendirmesi gerekir. Araba ağır ise at onu çekmekte zorlanır ve hareket yavaş olur. Sürücü atı idare edemiyorsa ya da at vahşi ve sürücüden güçlü ise arabanın yönünü o belirler.
Gurdjieff, yolcunun bazen arkadan emirler ilettiğini ancak sürücünün bunları duymadığını ve arabayı kendi düşüncesine göre sürdüğünü söyler.

Corpse Bride – her ne kadar bu simgeleri kullanmasa da - hikayesini atlı bir arabanın önünde anlatmaya başlıyor ve sembolizmi Ölüler Ülkesi’ne saklıyor.
Ölüler Ülkesi mi?
Evet, kanunlarını hiçbir zaman hiçbir şekilde tam olarak belirginleştirmemiş alt kattaki o çok renkli ve eğlenceli dünya.
Film boyunca yeraltındaki dünyanın çekiciliğine kendini kaptırmayacak bir ‘yaşayan ölü’ yok hala üst katta, burada, yaşayanların ülkesinde.
Belki bu yüzdendir ki değil mırıldanma bir haykırma içinde bulabilirsiniz kendinizi ‘ölü canlar’la birlikte “ Die, die we all pass away, But don't wear a frown cuz it's really okay, And you might try 'n' hide, And you might try 'n' pray ,But we all end up the remains of the day... “ diyerek, hatta film izlediğinizi unutup dansederek.

Üst katın rengini vermek için iki yönteme yaklaşılmış: Tintype ve daguerreotype.
Sıkıntılı, ezik hatta duygusuz insanların bölgesi olan Yaşayanlar Ülkesi’nde sürücüler atları kırbaçlamaktan vazgeçmiyor. Hatta bu sistem alt kattakilerin ‘canlarını’ öyle bir yakıyor ki bizim ‘yolcu’ da sürücüye sesleniyor gelin dostumuzla birlikte:
“If I touch a burning candle I can feel no pain, In the ice or in the sun it's all the same,Yet I feel my heart is aching, Though it doesn't beat it's breaking, And the pain here that I feel, Try and tell me it's not real, I know that I am dead, Yet it seems that I still have some tears to shed “

Sonra ne mi oluyor? İki ayrı dünyanın arasında sıkışıp kalan herkes için kelebekler, özgürlük ve aşk tek bir yerde buluşuyor. Tek bir karede. O kare hayatımıza dondurulmak değil döndürülmek için giriyor.
Filmin son karesi sizi yine başa döndürüyor.


Angel – A ( DVD )

Yönetmen : Luc Besson
Senaryo : Luc Besson
Oyuncular : Rie Rasmussen , Jamel Debbouze , Gilbert Melki

Unutun önce filmi. Henüz izlemediyseniz bu zor olmayacaktır ama izlediyseniz, hatırlamanız gerektiğine inandığınız anlar için seçtiğiniz görüntüleri boşverin.

Şimdi son kez bakın gökyüzüne, onu gözleri olmadığı için suçlamadan. “Ölümsüzdün, bu yüzden yaşamı hiç tatmadın” diye seslenin ona, kulakları olmadığı için onu küçümsemeden.

Son kez bakarak indirin onu aşağıya, çekin çekebildiğiniz kadar içinize, dokunulmazlığını kaldırın. Yapabilir misiniz? “Bir daha asla bakmayacak ve sığınmayacağım o uzaklığa.” diyebilir misiniz?
Belki dersiniz. Ama yapamazsınız.

O uzaklık sizin kayıp yüzünüzdür, bunu bilirsiniz. Bilmek her zaman acı verir, gücünüzü eritir acılarınız.
Hantal kanatlarınızla yürüdüğünüz yollarda büyüttüğünüze inanırsınız gücünüzü, yerde ararsınız gökyüzünde kaybettiklerinizi, ne aradığınızı hatırlamazsınız.
Yaşamı ‘kahin’ ilan eder, yaşamak için ‘küre’nin üzerinde kalırsınız. Yerküre ve gökyüzü arasındaki bir spiral yolda ‘oyun’a katılırsınız.

Beklemek kadar hızlıdır oyunun akışı. Hız sınırı en düşük harekettir beklemek. Beklemek yorar. Sonunda yorulur, kayıp düşersiniz derin bir uykuya.
Kayan yıldızların en çok bekleyenler olduğunu gösterir size rüyalarınız. Rüyalarınızın bilinçaltınızdan, bilinçaltınızın çocukluğunuzdan geldiğini kabul edersiniz.
Aslında ( belli ki ) uyanmışsınız, korkmayın : Geleceği bir kahinden daha net gösterebilecek güce sahip olan saçları taralı çocukluğumuz yeniden yaratacak kendini kırık dökük oyuncaklarından. Çünkü çocukluğumuz bize verilmiş ‘iyi bir fikir’dir. Hatırlayın, ilk kez çocukken inanmıştık meleklere.

Rivayete göre melekler, bize Tanrı’dan gelen sevgi dolu düşüncelermiş.
Büyümeyi bekleyen bir çocukluk mu geçirdiniz? O halde kayıp düşmeden uykuya, tutmuştur sizi bir yerde o meleklerden biri.

Çocuk kalmayı tercih ettiyseniz zaten hep melekler olmuştur oyun arkadaşlarınız.
“Yok, ben büyüdüm” diyorsanız eminim sakladığınız bir inançla bekliyorsunuz meleklerinizi.
İlk fotoğrafları siyah beyaz çekilmiş bir kuşaktan geliyorsanız masalsı bir anlatımla almaya hazır olmalısınız şimdi. Neyi? İçinden film geçen bir yaşamı.
İçinden yaşam geçen bir masalı anlatıyor Angel-A.

“Filmde dört ana karakter var,”diyor Luc Besson ve devam ediyor; “Angela, Andre, Paris ve siyah beyaz. Bunların hepsi bir şiirin değişik ifadeleridir ve eğer bunlardan birisini çıkarırsanız filmin şiirsel yapısının bir kısmını almış olursunuz. Ben her zaman Paris'e hayranlık duydum ama Olimpiyat oyunları için aday olması beni şehre daha değişik bir gözle bakmaya zorladı ve bu da bana çok değişik bir ilham verdi. Önceki filmlerim üzerinde çalışırken, onun etekleri altında çok çalışmıştım, Paris'in altında. Şimdi ben büyüdüğüm ve onunla aynı boyda olduğum için beraber vals yapabilirdik.”

Belki siz vals yapmayacaksınız izlerken ama Angela ve Andre’nin aynanın önünde oldukları kareyi çalıp bir kez olsun kendi dansınıza eklemek isteyeceksiniz.
 



Closer ( DVD )

Yönetmen : Mike Nichols
Senaryo : Patrick Barber
Oyuncular : Natalie Portman, Jude Law, Julia Roberts, Clive Owen

N’olur yaklaşırsak?

Yaklaştıkça daha çok ayrıntı görmekle beraber görüşümüzü bir o kadar sınırlandırmış ve belirlediğimiz bir bölüme yöneltmiş oluruz. Bu bir...
Algımız ‘bütünlük’ değil ‘parçalanmışlık’ üzerinde yoğunlaşır. Bu iki...
Ancak ( bu üç’üncü etki ilk ikisinin günahlarını sevap yapması bakımında önemlidir ) bu parçalanmışlık içinde ayrıntılar birikip birbirleriyle birleştiğinde bütünlüğün derinlemesine bir kesinlik kazanması görüş raporlarımızın çok daha ‘canlı’ olmasında etkilidir.

Filmi izlemeden önce film hakkında yazılan bu yazıyı okumanız filme yaklaşmaktır işte.
Filmi izledikten sonra ise yaklaşmak ile ‘yakınlaşmak’ arasındaki uzaklık ( ya da yakınlık ) sizi bir süre meşgul edecektir sanıyorum.

Hareketli görüntülerin yaşadığı bir hapisanedir filmler. Söz konusu mahkumiyetin son’landırılışı bizim farkındalığımıza bakar. Birbirini hızla izleyen sabit görüntülerden oluşan bir hayale baktığımızı bilirsek hareketin aslında film dışında kalan yaşam öykümüzde olduğunu hatırlayabilir ve izlediğimiz hayalin gerçekliğe olan yakınlığını gözlerimizle değil hareketlerimizle ölçebiliriz.

“Retina üzerine düşen görüntüler dünya değil, onun öyküsüdür.” ( Tanrılar Okulu, sy.39 ) sözünden yola çıkarak sinemanın insanlığa sunulmuş ‘kutsal’ bir öykü kitabı olduğunu iddia etmem sinemayı okumuş, okuyan ve okuyacak herkes için şaşırtıcı olmayacaktır.

Kutsal bir öykü kitabı olan sinemanın içinde kutsal bir geometrik şekli var Closer’ın. İçinden aşk geçen bir üçgen yerine içinde kare oluşan bir aşk şekilleniyor tüm film boyunca.

Yönetmen Mike Nichols daha önce karşımıza The Birdcage (Dianne Wiest,Robin Williams,Gene Hackman) , Angels In America (Al Pacino, Emma Thompson, Meryl Streep) ve The Graduate (Anne Bancroft, Dustin Hoffman) ile çıkmamış olsaydı “Kimdir bu yönetmen?” dedirtebilirdi, kim olduğunu ve neler yapabileceğini bildiğimizden şaşırmak yerine “Mike Nichols tadı yine kıvamında” demek çok daha uygun Closer için.
Görüntüleri film karelerinden çıkartarak kişisel yaşam öykümüze yakın tutan bir sinema avukatı diyebiliriz kendisine. Seçtiği dilin içindeki tüm ayrıntıların farkına varıldığında film olmuş hapisane, kapılarını açıp görüntüleri serbest bırakıveriyor. Böylelikle yönetmenimizin anlatıcı olmakla yetinmediğini, anlattığı her an’ı savunduğunu hissediyoruz. Dört karakter de kendini bize eşit yakınlıkta savunuyor. Aynı yakınlıkta saldırıyoruz hepsine tek tek. Saldırıya uğrayan da kendisini savunan da biz’iz, bunu bile unuttuğumuz anlar oluyor içine girdiğimiz karakterleri değiştirdikçe. İçimize giren karakterler bize unuttuklarımızı hatırlatıyor.

Senaryo Patrick Marber’ın olunca akla Kent Oyuncuları’nın (Bartu Küçükçağlayan, Engin Hepileri, Bülent Şakrak, Köksal Engür, Okan Yalabık, Cüneyt Türel) da sahneye koydukları Kumarbazın Seçimi geliyor. Oyunu izleyenler hatırlarlar Patrick Marber’ın gücünü, hatırlamakla yetinmez o gücü başka bir öyküde de hissetmek isterler. İşte fırsat:
Closer için, yazarın aynı adlı oyunundan kendisinin senaryolaştırdığı bambaşka bir kumarbazlık öyküsü ya da hilesi denilebilir. Oysa aşk ’ı hayatın hilesi olarak görenler filmi izlerken “Hile mi yoksa çile mi?” diye düşünecekler kuşkusuz.

Oyuncuları görmeden önce ‘The Blower’s Daughter’ ı dinlesek, bir daha dinlesek, hatta film bittikten sonra bir süre hep dinleyeceğimizi bilerek sözlerine bir baktıktan sonra sesine dokunduğumuz Damien Rice için iyi niyetlerde bulunsak fena mı olur?
( And so it is...Just like you said it would be...Life goes easy on me...Most of the time...And so it is...The shorter story...No love, no glory...No hero in her sky...I can't take my eyes off of you... And so it is...Just like you said it should be...We'll both forget the breeze... Most of the time...And so it is...The colder water...The blower's daughter...The pupil in denial...Did I say that I loathe you?...Did I say that I want to...Leave it all behind? I can't take my mind off of you... My mind... 'Til I find somebody new...)

Oyuncuların performansı isimlerinden önde duruyor, en iyisi konuşmadan izlemek, izlemeden konuşmamak. Ben izleyip de konuşmamak olmaz dedim kendime, izlemeyenler izlesin de konuşmasalar da olur diye düşündüm, izleyenler ise bir kez daha izlesin kendi öykülerini konuştursunlar filmin içinde istedim.
Bir de “Ne kadar erkekçe konuşmuş” dediğim birini buldum, sizinle de konuşsun diye buraya ekledim. ( Erkekçe, dobra anlamında kullanılmamıştır. Kendi türüne has demek daha ‘yakın’ olur. )

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4482685.asp?yazarid=150

Closer, sadece izlenecek bir film değil. Okunması gerekiyor ‘kutsal’ öykü kitabının içindeki bir öykü olarak. İzleyen herkesin aşk’ın bir hile değil atmadan önce tutulabilecek iki zar olduğunu yazması gerekiyor dünyanın retinası üzerine. Yeter ki zarlarının üzerine düşecek sayıdan emin olalım. Formülleri unutmayalım. O iki zarın aşk’a giden bütünlüğün iki parçası olarak havaya atılmasından ve yere düştüklerinde nasıl ‘bir’leşeceklerinden önce bunun bir kumar olmadığını hatırlayalım.


Hokkabaz

Önsöz

Derin bir illüzyonda yaşıyoruz- umudun, geleceğin ve yarının illüzyonunda. İnsan, şu andaki haliyle kendini aldatmadan var olamaz.” Osho

Dipnot

Hokkabaz :
1- El çabukluğu ile birtakım şaşırtıcı olaylar yapmayı meslek edinen kimse.
2- sıfat, mecaz.  Başkalarını aldatarak yalan dolanla iş gören.

İçindekiler

Yönetmen : Ali Taner Baltacı, Cem Yılmaz
Senaryo : Cem Yılmaz
Oyuncular : Cem Yılmaz, Mazhar Alanson, Özlem Tekin, Tuna Orhan

Dışındakiler

BKM Film yapımı “Hokkabaz”, Türkiye’de 225; Avrupa’da 100 kopya ile sinemalarda.

Cem Yılmaz, ‘Hokkabaz’ filminin senaryosuna ilişkin bilirkişi raporu aldı. Rapor’da, filmin Savaş Ay’ın ‘Şeytan Torbası’ adlı senaryosundan tamamen farklı olduğu tespiti yer aldı.

Sonsöz

Neyse ki bardak bomboş değilmiş.

Boş olan ne varsa  Cem Yılmaz’ın üzerine yeterince dökülmüş ve biz inadına bardağın içini boşluktan kurtaran ne varsa ona bakmıştık, “Az varmış, çok yokmuş...” demeden üstelik.

İşi oyunculuk olmasa da - tiyatro eğitimi aldığını biliyoruz- doğrusu  “ruh”una olan ilgimizden kaynaklanan bir hayranlıkla izledik Mazhar Alanson’u. Ağzından çıkan her sözü senaryonun dışında tutarak dinledik. Deniz, rakı ve balık varken perdede, yazanlar neden yazdıklarını hatırladılar : “ Yoksa unutuyor insan!” Taktığı şapkaları kıskandık. Oynadığı karakterin yolunda Çanakkale’nin büyüsüne bir kez daha girip çıktık. O tavşanı yememiş olmasını tercih ettik, yedi, görmedik. Keyfimizi öyle bulabildik.

Özlem Tekin’in hikayeye girmesiyle kumruların uçup gitmesi küçük bir ipucu oldu bize, “Hımm, demek ki bu Fatma kötü kadın” dedik, şaşırmadık o yüzden hikayenin sonuna, hatta bekliyorduk Özlem Tekin’in hikayeden çıkmasını, kumrular geri dönsünler diye, döndüler..

Bizi şaşırtan Özlem Tekin’in üzerindekileri çıkartırken tek tek soyduğu karakterlerdi, o kısacık zamanda kaç kişi olup tek kişi kalabilmişti saymak istemedik, meşguldük çünkü, oyunculuğuyla ilgileniyorduk, ilgimizi çekecek bir oyun oynadı, Fatma’nın çıplak (gerçek) karakteriyle bizi baş başa bıraktığında bile sevebildik Fatma’yı, o kadar yalındı.

“Gülmek istiyorum artık “ dediğimiz anda imdadımıza yetişen hipnoz seansı için Cem Yılmaz’a teşekkür ettik, sadece bunun için mi? Bu yeterliydi.


Click
Yönetmen: Frank Coraci
Senaryo: Steve Koren, Mark O’Keefe
Oyuncular: Adam Sandler, Kate Beckinsale, Christopher Walken, David Hasselhoff

Filmi izledikten sonra kendinize şunu sorun:

“ Beni bu filme getiren ‘ne’ ya da ‘kim’di?”

Size şıkları veriyorum:

a)      Christopher Walken ( Gerçek adının  “Ronald Walken” olduğu söylenir.)

Hani Madonna’nın Bad Girl klibinde ölüm meleği olarak karşımıza çıkan, Fatboy Slim’in Weapon of Choise klibindeki dansı ve yüzündeki her - ama her-  ifadeyle bizi uzun bir yolculuğa çıkaran adam. Aralarında True Romance, Pulp Fiction ve The Stepford Wives  gibi filmlerin olduğu keyif verici bir listenin içinde bize “ Keşke bu filmde de oynasaydı” dedirtmeden hepsinde oynamış adam.

b)      Sanayi Devrimi 

Şıkkın üzerini çizmeden düşünmeniz gerekenler: ‘Aşırı ’ çalışarak  ‘ verimli ’ yaşamaktan uzaklaştığınızı hissettiğiniz bir  ‘an ’ oldu mu? İş ve aile arasında kuramadığınız bir denge ya da çalıştıkça bağlandığınız bir işiniz var mı? Yaşamınızın merkezi konumunda ne yazıyor,

 ‘ ’ mi?  İşkolizmin müridi olabilir misiniz? İş ne zaman ya da nasıl önem kazanmaya başlamıştı, buluşlarla gelen makinalaşmış bir endüstri sonrasında  artan sermaye birikimiyle mi?

c)      Adam Sandler

Siz de bir zamanlar Punch Drunk Love ve 50 First Dates izlemiş olmalısınız.

d)      “ Komik bir film izlemeye ihtiyacım var, e hadi Click beni güldürsün” mü dediniz?

Her şeyin bir bedeli vardı unuttunuz, ağladığınız bir sekans bu bedeli hatırlattı ya da ağlamadınız ama ‘otomotik pilot’u devre dışı bıraktınız, zihninizin ‘sadece’ bir faaliyet olduğunu size fısıldayan rivayetleri dinlediniz. Kimden dinlediniz? Filmi izlerken hala ‘orada’ mıydınız?

e)      Kate Beckinsale

Güzeldi dii mi? Tıpkı Underworld, The Aviator ve Pearl Harbor’da olduğu gibi...

f)        Hiçbiri

“ Neler kaçırmışsınız...” demek istemezdim. Siz kaçırmak istemişsiniz demek ki.

g)      Hepsi

Buna f şıkkı dahil mi? Bunu başka bir filmde izleriz sanıyorum.

( Bu arada; Christopher Walken ve onun ölüm meleği olma takıntısını düşünmek istemiyorsanız kliplerinden ve filmlerinden uzak durun, son gördüğünüz meleği hatırlayın, yaşadığınızı bir ‘an’ daha hissedin.)

 Film Yorumları hakkında yorumlarınızı aşağıdaki form ile bize yollayabilirsiniz...
 

*Adı Soyadı:
*E-Mail Adresi:
Yorum...
Yanında (*) olan bölümleri lütfen doldurunuz...

OLAY FM 90.5
Ankara Yolu 11.Km Gürsu Kavşağı Bursa - Turkey
Tel: + 90 224 331 70 50 - Fax: + 90 224 331 70 53
olayfm@olayfm.com.tr
haber@olayfm.com.tr
© 1997 - 2006 OLAY FM 90.5