|
Donnie Darko
Yönetmen & Senaryo: Richard
Kelly
Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Holmes Osborne, Maggie Gyllenhaal,
Patrick Swayze
“Neden o aptal tavşan kostümünü giyiyorsun?”
“Sen neden o aptal insan kostümünü giyiyorsun?”
Ergenlik sorunlarıyla boğuşan, yeni arkadaşı dev bir tavşan olan,
yaşamı bu tavşanın emirlerinin yönlendirmelerine mahkûm, uyurgezer
bir şizofrenseniz ve tüm bu hastalıklarınızın farkındaysanız, hayat
size ne kadar eğlenceli gelebilir? Yeni bir oyun bulmuşsanız ve bu
oyunun adı “zamanda yolculuk” ise, çok.
Zamanı düz bir doğrudan çok, bir döngü olarak kabul etme prensibini
işleyen, ve bu döngünün spiral yapısı içinde, halkalar arasındaki
geçişi işleyen Donnie Darko, paralel evrenleri konu alan Sliding
Doors ve bu evrenler arasındaki geçişin kült filmlerinden Butterfly
Effect’ten sert teorilerle ayrılıyor.
Bu teorileri kurgu içinde usul usul aktaran filmde, önce Darko
ailesinin evine ve hayat rutinine, sonra Donnie’nin okul hayatına ve
yeni ilişkisine konuk oluyoruz. Dev tavşan Frank’in gerçek olup
olmadığını düşünüyor, “gerçekse neden öyle, değilse neden böyle...”
düşünceleri içinde filmin ilk bölümünün durgun atmosferine
merakımızın getirdiği hareketle kıpırdanıyoruz. İkinci bölümde ise
parçalar biraraya geliyor ama çıkan resmi algılamak ilk anda o kadar
kolay olmuyor... Bu büyük, renkli resim sizi biraz yoracak, çokça
heyecanlandıracak.
Donnie Darko, ilki 2001’de, ikinci versiyonu 2004’te çıkan nefis
soundtrack’leriyle, film içinde de olduğu gibi sizi biraz 80’lerde,
biraz Donnie’nin puslu iç dünyasında gezdirecek. Bu dünyayı adeta
bir kostüm gibi giyen Jake Gyllenhaal için “Hep böyle mi kalsa...”
dedirten, bir dolu dingin oyuncunun, bir o kadar duru performansıyla
huzur içinde geçmiş bir film mi kalacak aklınızda, zamanda
yolculuğun olası sonuçlarının huzursuzluğu mu, bunu merak ederek
edinin bu cd’yi.
The Prestige
Yönetmen : Christopher Nolan
Senaryo : Jonathan Nolan, Christopher Nolan
Oyuncular : Hugh Jackman, Christian Bale, Michael Cane, Scarlett Johansson, David Bowie
Öğretisi olmayan bir film denilebilir mi The Prestige için?
Kimyasal etkisi kişiden kişiye değişse de simyasal etkisi sabit. Simyacının herhangi bir şey icat ettiği nerede görülmüş ki hem? Sırları çözmek değil midir simyacının tek derdi? Bitmek bilmeyen soruların dönüşüm sanatından (simyanın kendisinden) başka neye / kime faydası olmuştur?
Yine de unutmak bizi yorabilir; arınmak için önce kirlenmek gerek, mükemmel olmak isteyen biri varsa önce hastalanmayı göze almalı.
Filmin sonlarına yaklaştıkça yanınızdakilere bakmayı ihmal etmeyin, size Paskalya Adası’ndaki heykeller gibi görünebilirler. Belki kimisi ayakta kimisi yere ( ! ) yatmış olacak ama hepsi
- adeta boşluğa bakan meraklı gözler gibi - meçhul bir şeyi bekliyor olacaklar siz içinizden “Everybody knows that the dice are loaded...” diye mırıldanırken.
Ya da bakarsınız tam tersi olur; onlardan biri hatırlar Leonard Cohen’in şarkısını da siz heykellerden biri olursunuz. Farketmez. Tekbaşına film izlenmemeli, bittikten sonra kendi kendinize konuşmak sizi rahatsız etmiyorsa tabi.
Öğretisi olmayan bir film değil elbette ki The Prestige, siz izlerken içinden Leonard Cohen ve Paskalya Adası geçmese de sizin gördüklerinizi de ben görmemiş olabilirim, şaşırmamak gerekiyor. Şaşkınlığımızı filmin sonuna saklamalıyız, yoksa başına mı demeliydim?
Şaşkınlığınız belki de sizi en çok ‘aslında hiç şaşırmadığımızı anladığınız an’ vuracak.
Memento’da aldığı saygı dolu duruşlarla yetinmeyen bir adam bu Christopher Nolan. Hatta bu kez sinemayı sihir haline getirmek derdinde olmadığını, belki de tek derdinin / keyfinin artık sır olmayan kendine özgü sinema diliyle bizi bildiğimiz yanıtları ararken görmekten sadistçe bir zevk aldığını gösteriyor The Prestige karelerinde.
Tüm ‘tekrar izlenesi’ kurgusu, hikayesi, Scarlett Johansson güzelliği bir yana Nikola Tesla’nın David Bowie’nin bedeninde ‘can’ bulması bu sadistlikten bize bulaşan en sevindirici seçim kuşkusuz.
Laika Yayıncılık’tan çıkan Christopher Priest imzalı Prestij’i okumak filmden sonra yapılacak bir hata olabilir mi bilinmez ama diyebilirim ki, “Her büyük sihir gösterisi aslında tek bir kısımdan meydana gelir!” Unutmayın, filmin kimyasal etkisi kişiden kişiye değişiyor ama simyasal etkisi sabit.
Tüm satırlar bendeki kişisel etkisiyle yazılmış bir yoruma, ‘kendi’ yorumuma aittir.
Sizdeki etkisini izlemeden bilememek bir yana izledikten sonra bir süre farkedemeyebilirsiniz.
Corpse Bride
Yönetmen : Tim Burton, Mike
Johnson
Senaryo : John August, Caroline Thompson, Pamela Pettler
Seslendirenler : Johnny Depp (Victor Van Dort ), Helena Bonham
Carter ( Corpse Bride ), Emily Watson ( Victoria Everglot ), Albert
Finney ( Finis Everglot ), Christopher Lee ( Pastor Galswells ),
Tracey Ullman ( Nell Van Dort/ Hildegarde), Paul Whitehouse (William
Van Dort / Mayhew / Paul The Head Waiter ), Joanna Lumley (
Maudeline Everglot ), Michael Gough ( Elder Gutknecht )
Hem karanlık hem de fantastik.
İçinde romantizm ve kara mizah var.
Stop- motion animasyon tekniğiyle çekilen Corpse Bride müzikal mi
müzikal !
Üstelik “Daha ne olsun?” demek için erken. Filmin hikayesini okurken
filme geç kalabilirsiniz.
Bu yüzden filmden önce kısa bir ara :
Bedenimizin ‘araba’ , zihnimizin ‘sürücü’ , duygularımızın ‘at’ ,
benliğimizin ise ‘yolcu’ olduğu bir atlı araba örneği vardır.
Bu örnekte; duyguları simgeleyen at arabayı hareket ettiriyor olsa
da zihni simgeleyen sürücünün, atın dizginlerini elinde tutarak onu
yönlendirmesi gerekir. Araba ağır ise at onu çekmekte zorlanır ve
hareket yavaş olur. Sürücü atı idare edemiyorsa ya da at vahşi ve
sürücüden güçlü ise arabanın yönünü o belirler.
Gurdjieff, yolcunun bazen arkadan emirler ilettiğini ancak sürücünün
bunları duymadığını ve arabayı kendi düşüncesine göre sürdüğünü
söyler.
Corpse Bride – her ne kadar bu simgeleri kullanmasa da - hikayesini
atlı bir arabanın önünde anlatmaya başlıyor ve sembolizmi Ölüler
Ülkesi’ne saklıyor.
Ölüler Ülkesi mi?
Evet, kanunlarını hiçbir zaman hiçbir şekilde tam olarak
belirginleştirmemiş alt kattaki o çok renkli ve eğlenceli dünya.
Film boyunca yeraltındaki dünyanın çekiciliğine kendini
kaptırmayacak bir ‘yaşayan ölü’ yok hala üst katta, burada,
yaşayanların ülkesinde.
Belki bu yüzdendir ki değil mırıldanma bir haykırma içinde
bulabilirsiniz kendinizi ‘ölü canlar’la birlikte “ Die, die we all
pass away, But don't wear a frown cuz it's really okay, And you
might try 'n' hide, And you might try 'n' pray ,But we all end up
the remains of the day... “ diyerek, hatta film izlediğinizi unutup
dansederek.
Üst katın rengini vermek için iki yönteme yaklaşılmış: Tintype ve
daguerreotype.
Sıkıntılı, ezik hatta duygusuz insanların bölgesi olan Yaşayanlar
Ülkesi’nde sürücüler atları kırbaçlamaktan vazgeçmiyor. Hatta bu
sistem alt kattakilerin ‘canlarını’ öyle bir yakıyor ki bizim
‘yolcu’ da sürücüye sesleniyor gelin dostumuzla birlikte:
“If I touch a burning candle I can feel no pain, In the ice or in
the sun it's all the same,Yet I feel my heart is aching, Though it
doesn't beat it's breaking, And the pain here that I feel, Try and
tell me it's not real, I know that I am dead, Yet it seems that I
still have some tears to shed “
Sonra ne mi oluyor? İki ayrı dünyanın arasında sıkışıp kalan herkes
için kelebekler, özgürlük ve aşk tek bir yerde buluşuyor. Tek bir
karede. O kare hayatımıza dondurulmak değil döndürülmek için
giriyor.
Filmin son karesi sizi yine başa döndürüyor.
Angel – A ( DVD )
Yönetmen : Luc Besson
Senaryo : Luc Besson
Oyuncular : Rie Rasmussen , Jamel Debbouze , Gilbert Melki
Unutun önce filmi. Henüz izlemediyseniz bu zor olmayacaktır ama
izlediyseniz, hatırlamanız gerektiğine inandığınız anlar için
seçtiğiniz görüntüleri boşverin.
Şimdi son kez bakın gökyüzüne, onu gözleri olmadığı için suçlamadan.
“Ölümsüzdün, bu yüzden yaşamı hiç tatmadın” diye seslenin ona,
kulakları olmadığı için onu küçümsemeden.
Son kez bakarak indirin onu aşağıya, çekin çekebildiğiniz kadar
içinize, dokunulmazlığını kaldırın. Yapabilir misiniz? “Bir daha asla
bakmayacak ve sığınmayacağım o uzaklığa.” diyebilir misiniz?
Belki dersiniz. Ama yapamazsınız.
O uzaklık sizin kayıp yüzünüzdür, bunu bilirsiniz. Bilmek her zaman
acı verir, gücünüzü eritir acılarınız.
Hantal kanatlarınızla yürüdüğünüz yollarda büyüttüğünüze inanırsınız
gücünüzü, yerde ararsınız gökyüzünde kaybettiklerinizi, ne aradığınızı
hatırlamazsınız.
Yaşamı ‘kahin’ ilan eder, yaşamak için ‘küre’nin üzerinde kalırsınız.
Yerküre ve gökyüzü arasındaki bir spiral yolda ‘oyun’a katılırsınız.
Beklemek kadar hızlıdır oyunun akışı. Hız sınırı en düşük harekettir
beklemek. Beklemek yorar. Sonunda yorulur, kayıp düşersiniz derin bir
uykuya.
Kayan yıldızların en çok bekleyenler olduğunu gösterir size
rüyalarınız. Rüyalarınızın bilinçaltınızdan, bilinçaltınızın
çocukluğunuzdan geldiğini kabul edersiniz.
Aslında ( belli ki ) uyanmışsınız, korkmayın : Geleceği bir kahinden
daha net gösterebilecek güce sahip olan saçları taralı çocukluğumuz
yeniden yaratacak kendini kırık dökük oyuncaklarından. Çünkü
çocukluğumuz bize verilmiş ‘iyi bir fikir’dir. Hatırlayın, ilk kez
çocukken inanmıştık meleklere.
Rivayete göre melekler, bize Tanrı’dan gelen sevgi dolu düşüncelermiş.
Büyümeyi bekleyen bir çocukluk mu geçirdiniz? O halde kayıp düşmeden
uykuya, tutmuştur sizi bir yerde o meleklerden biri.
Çocuk kalmayı tercih ettiyseniz zaten hep melekler olmuştur oyun
arkadaşlarınız.
“Yok, ben büyüdüm” diyorsanız eminim sakladığınız bir inançla
bekliyorsunuz meleklerinizi.
İlk fotoğrafları siyah beyaz çekilmiş bir kuşaktan geliyorsanız
masalsı bir anlatımla almaya hazır olmalısınız şimdi. Neyi? İçinden
film geçen bir yaşamı.
İçinden yaşam geçen bir masalı anlatıyor Angel-A.
“Filmde dört ana karakter var,”diyor Luc Besson ve devam ediyor;
“Angela, Andre, Paris ve siyah beyaz. Bunların hepsi bir şiirin
değişik ifadeleridir ve eğer bunlardan birisini çıkarırsanız filmin
şiirsel yapısının bir kısmını almış olursunuz. Ben her zaman Paris'e
hayranlık duydum ama Olimpiyat oyunları için aday olması beni şehre
daha değişik bir gözle bakmaya zorladı ve bu da bana çok değişik bir
ilham verdi. Önceki filmlerim üzerinde çalışırken, onun etekleri
altında çok çalışmıştım, Paris'in altında. Şimdi ben büyüdüğüm ve
onunla aynı boyda olduğum için beraber vals yapabilirdik.”
Belki siz vals yapmayacaksınız izlerken ama Angela ve Andre’nin
aynanın önünde oldukları kareyi çalıp bir kez olsun kendi dansınıza
eklemek isteyeceksiniz.
Closer ( DVD )
Yönetmen : Mike
Nichols
Senaryo : Patrick Barber
Oyuncular : Natalie Portman, Jude Law, Julia Roberts, Clive Owen
N’olur yaklaşırsak?
Yaklaştıkça daha çok ayrıntı görmekle beraber görüşümüzü bir o kadar
sınırlandırmış ve belirlediğimiz bir bölüme yöneltmiş oluruz. Bu
bir...
Algımız ‘bütünlük’ değil ‘parçalanmışlık’ üzerinde yoğunlaşır. Bu
iki...
Ancak ( bu üç’üncü etki ilk ikisinin günahlarını sevap yapması
bakımında önemlidir ) bu parçalanmışlık içinde ayrıntılar birikip
birbirleriyle birleştiğinde bütünlüğün derinlemesine bir kesinlik
kazanması görüş raporlarımızın çok daha ‘canlı’ olmasında etkilidir.
Filmi izlemeden önce film hakkında yazılan bu yazıyı okumanız filme
yaklaşmaktır işte.
Filmi izledikten sonra ise yaklaşmak ile ‘yakınlaşmak’ arasındaki
uzaklık ( ya da yakınlık ) sizi bir süre meşgul edecektir sanıyorum.
Hareketli görüntülerin yaşadığı bir hapisanedir filmler. Söz konusu
mahkumiyetin son’landırılışı bizim farkındalığımıza bakar. Birbirini
hızla izleyen sabit görüntülerden oluşan bir hayale baktığımızı
bilirsek hareketin aslında film dışında kalan yaşam öykümüzde olduğunu
hatırlayabilir ve izlediğimiz hayalin gerçekliğe olan yakınlığını
gözlerimizle değil hareketlerimizle ölçebiliriz.
“Retina üzerine düşen görüntüler dünya değil, onun öyküsüdür.” (
Tanrılar Okulu, sy.39 ) sözünden yola çıkarak sinemanın insanlığa
sunulmuş ‘kutsal’ bir öykü kitabı olduğunu iddia etmem sinemayı
okumuş, okuyan ve okuyacak herkes için şaşırtıcı olmayacaktır.
Kutsal bir öykü kitabı olan sinemanın içinde kutsal bir geometrik
şekli var Closer’ın. İçinden aşk geçen bir üçgen yerine içinde kare
oluşan bir aşk şekilleniyor tüm film boyunca.
Yönetmen Mike Nichols daha önce karşımıza The Birdcage (Dianne
Wiest,Robin Williams,Gene Hackman) , Angels In America (Al Pacino,
Emma Thompson, Meryl Streep) ve The Graduate (Anne Bancroft, Dustin
Hoffman) ile çıkmamış olsaydı “Kimdir bu yönetmen?” dedirtebilirdi,
kim olduğunu ve neler yapabileceğini bildiğimizden şaşırmak yerine
“Mike Nichols tadı yine kıvamında” demek çok daha uygun Closer için.
Görüntüleri film karelerinden çıkartarak kişisel yaşam öykümüze yakın
tutan bir sinema avukatı diyebiliriz kendisine. Seçtiği dilin içindeki
tüm ayrıntıların farkına varıldığında film olmuş hapisane, kapılarını
açıp görüntüleri serbest bırakıveriyor. Böylelikle yönetmenimizin
anlatıcı olmakla yetinmediğini, anlattığı her an’ı savunduğunu
hissediyoruz. Dört karakter de kendini bize eşit yakınlıkta savunuyor.
Aynı yakınlıkta saldırıyoruz hepsine tek tek. Saldırıya uğrayan da
kendisini savunan da biz’iz, bunu bile unuttuğumuz anlar oluyor içine
girdiğimiz karakterleri değiştirdikçe. İçimize giren karakterler bize
unuttuklarımızı hatırlatıyor.
Senaryo Patrick Marber’ın olunca akla Kent Oyuncuları’nın (Bartu
Küçükçağlayan, Engin Hepileri, Bülent Şakrak, Köksal Engür, Okan
Yalabık, Cüneyt Türel) da sahneye koydukları Kumarbazın Seçimi
geliyor. Oyunu izleyenler hatırlarlar Patrick Marber’ın gücünü,
hatırlamakla yetinmez o gücü başka bir öyküde de hissetmek isterler.
İşte fırsat:
Closer için, yazarın aynı adlı oyunundan kendisinin senaryolaştırdığı
bambaşka bir kumarbazlık öyküsü ya da hilesi denilebilir. Oysa aşk ’ı
hayatın hilesi olarak görenler filmi izlerken “Hile mi yoksa çile mi?”
diye düşünecekler kuşkusuz.
Oyuncuları görmeden önce ‘The Blower’s Daughter’ ı dinlesek, bir daha
dinlesek, hatta film bittikten sonra bir süre hep dinleyeceğimizi
bilerek sözlerine bir baktıktan sonra sesine dokunduğumuz Damien Rice
için iyi niyetlerde bulunsak fena mı olur?
( And so it is...Just like you said it would be...Life goes easy on
me...Most of the time...And so it is...The shorter story...No love, no
glory...No hero in her sky...I can't take my eyes off of you... And so
it is...Just like you said it should be...We'll both forget the
breeze... Most of the time...And so it is...The colder water...The
blower's daughter...The pupil in denial...Did I say that I loathe
you?...Did I say that I want to...Leave it all behind? I can't take my
mind off of you... My mind... 'Til I find somebody new...)
Oyuncuların performansı isimlerinden önde duruyor, en iyisi konuşmadan
izlemek, izlemeden konuşmamak. Ben izleyip de konuşmamak olmaz dedim
kendime, izlemeyenler izlesin de konuşmasalar da olur diye düşündüm,
izleyenler ise bir kez daha izlesin kendi öykülerini konuştursunlar
filmin içinde istedim.
Bir de “Ne kadar erkekçe konuşmuş” dediğim birini buldum, sizinle de
konuşsun diye buraya ekledim. ( Erkekçe, dobra anlamında
kullanılmamıştır. Kendi türüne has demek daha ‘yakın’ olur. )
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/4482685.asp?yazarid=150
Closer, sadece izlenecek bir film değil. Okunması gerekiyor ‘kutsal’
öykü kitabının içindeki bir öykü olarak. İzleyen herkesin aşk’ın bir
hile değil atmadan önce tutulabilecek iki zar olduğunu yazması
gerekiyor dünyanın retinası üzerine. Yeter ki zarlarının üzerine
düşecek sayıdan emin olalım. Formülleri unutmayalım. O iki zarın aşk’a
giden bütünlüğün iki parçası olarak havaya atılmasından ve yere
düştüklerinde nasıl ‘bir’leşeceklerinden önce bunun bir kumar
olmadığını hatırlayalım.
Hokkabaz
Önsöz
Derin bir illüzyonda yaşıyoruz- umudun, geleceğin ve yarının
illüzyonunda. İnsan, şu andaki haliyle kendini aldatmadan var olamaz.”
Osho
Dipnot
Hokkabaz :
1- El çabukluğu ile birtakım şaşırtıcı olaylar yapmayı meslek edinen
kimse.
2-
sıfat, mecaz. Başkalarını
aldatarak yalan dolanla iş gören.
İçindekiler
Yönetmen : Ali Taner Baltacı, Cem Yılmaz
Senaryo : Cem Yılmaz
Oyuncular : Cem Yılmaz, Mazhar Alanson, Özlem Tekin, Tuna Orhan
Dışındakiler
BKM Film yapımı “Hokkabaz”, Türkiye’de 225; Avrupa’da 100 kopya ile
sinemalarda.
Cem Yılmaz, ‘Hokkabaz’ filminin
senaryosuna ilişkin bilirkişi raporu aldı. Rapor’da, filmin Savaş
Ay’ın ‘Şeytan Torbası’ adlı senaryosundan tamamen farklı olduğu
tespiti yer aldı.
Sonsöz
Neyse ki bardak bomboş değilmiş.
Boş olan ne varsa Cem Yılmaz’ın üzerine yeterince dökülmüş ve biz
inadına bardağın içini boşluktan kurtaran ne varsa ona bakmıştık, “Az
varmış, çok yokmuş...” demeden üstelik.
İşi oyunculuk olmasa da - tiyatro eğitimi aldığını biliyoruz-
doğrusu “ruh”una olan ilgimizden kaynaklanan bir hayranlıkla
izledik Mazhar Alanson’u. Ağzından çıkan her sözü senaryonun dışında
tutarak dinledik. Deniz, rakı ve balık varken perdede, yazanlar neden
yazdıklarını hatırladılar : “ Yoksa unutuyor insan!” Taktığı şapkaları
kıskandık. Oynadığı karakterin yolunda Çanakkale’nin büyüsüne bir kez
daha girip çıktık. O tavşanı yememiş olmasını tercih ettik, yedi,
görmedik. Keyfimizi öyle bulabildik.
Özlem Tekin’in hikayeye girmesiyle kumruların uçup gitmesi küçük bir
ipucu oldu bize, “Hımm, demek ki bu Fatma kötü kadın” dedik,
şaşırmadık o yüzden hikayenin sonuna, hatta bekliyorduk Özlem Tekin’in
hikayeden çıkmasını, kumrular geri dönsünler diye, döndüler..
Bizi şaşırtan Özlem Tekin’in üzerindekileri çıkartırken tek tek
soyduğu karakterlerdi, o kısacık zamanda kaç kişi olup tek kişi
kalabilmişti saymak istemedik, meşguldük çünkü, oyunculuğuyla
ilgileniyorduk, ilgimizi çekecek bir oyun oynadı, Fatma’nın çıplak
(gerçek) karakteriyle bizi baş başa bıraktığında bile sevebildik
Fatma’yı, o kadar yalındı.
“Gülmek istiyorum artık “ dediğimiz anda imdadımıza yetişen hipnoz
seansı için Cem Yılmaz’a teşekkür ettik, sadece bunun için mi? Bu
yeterliydi.
Click
Yönetmen: Frank Coraci
Senaryo: Steve Koren, Mark O’Keefe
Oyuncular: Adam Sandler, Kate Beckinsale, Christopher Walken, David
Hasselhoff
Filmi izledikten sonra kendinize
şunu sorun:
“ Beni bu filme getiren ‘ne’
ya da ‘kim’di?”
Size şıkları veriyorum:
a)
Christopher Walken ( Gerçek adının “Ronald Walken” olduğu söylenir.)
Hani Madonna’nın Bad Girl
klibinde ölüm meleği olarak karşımıza çıkan, Fatboy Slim’in Weapon of
Choise klibindeki dansı ve yüzündeki her - ama her- ifadeyle bizi
uzun bir yolculuğa çıkaran adam. Aralarında True Romance, Pulp Fiction
ve The Stepford Wives gibi filmlerin olduğu keyif verici bir listenin
içinde bize “ Keşke bu filmde de oynasaydı” dedirtmeden hepsinde
oynamış adam.
b)
Sanayi
Devrimi
Şıkkın üzerini çizmeden düşünmeniz
gerekenler: ‘Aşırı ’ çalışarak ‘ verimli ’ yaşamaktan
uzaklaştığınızı hissettiğiniz bir ‘an ’ oldu mu? İş ve
aile arasında kuramadığınız bir denge ya da çalıştıkça bağlandığınız
bir işiniz var mı? Yaşamınızın merkezi konumunda ne yazıyor,
‘ iş ’ mi? İşkolizmin
müridi olabilir misiniz? İş ne zaman ya da nasıl önem kazanmaya
başlamıştı, buluşlarla gelen makinalaşmış bir endüstri sonrasında
artan sermaye birikimiyle mi?
c)
Adam
Sandler
Siz de bir zamanlar Punch Drunk
Love ve 50 First Dates izlemiş olmalısınız.
d)
“ Komik
bir film izlemeye ihtiyacım var, e hadi Click beni güldürsün” mü
dediniz?
Her şeyin bir bedeli vardı
unuttunuz, ağladığınız bir sekans bu bedeli hatırlattı ya da
ağlamadınız ama ‘otomotik pilot’u devre dışı bıraktınız, zihninizin
‘sadece’ bir faaliyet olduğunu size fısıldayan rivayetleri dinlediniz.
Kimden dinlediniz? Filmi izlerken hala ‘orada’ mıydınız?
e)
Kate
Beckinsale
Güzeldi dii mi? Tıpkı Underworld,
The Aviator ve Pearl Harbor’da olduğu gibi...
f)
Hiçbiri
“ Neler kaçırmışsınız...” demek
istemezdim. Siz kaçırmak istemişsiniz demek ki.
g)
Hepsi
Buna f şıkkı dahil mi? Bunu başka
bir filmde izleriz sanıyorum.
( Bu arada; Christopher Walken ve
onun ölüm meleği olma takıntısını düşünmek istemiyorsanız kliplerinden
ve filmlerinden uzak durun, son gördüğünüz meleği hatırlayın,
yaşadığınızı bir ‘an’ daha hissedin.) |