Ana Sayfa Poplist Yayın Akışı Sinema Fotoğraflar Konuklar Hava Yayın English Kitap Fal

16.05.2008

14:36

Şu anda sitemizde 115 ziyaretçi var!

Olay FM canlı yayını - Olay FM Live
Winamp ile dinlemek için tıklayın..




 


Olay FM Söyleşi

CEM ÖZKAN

Bir müzisyenle röportaj yapmadan önce insan kendine sormalı “Dinlemek istediğin bir hikaye mi yoksa bir masal mı?” diye.
Hep aynı hikayeyi duymaya programlandırılmış dinleyici kitlesi bir an farklı bir hikaye ile çarpıştığında bunu masal olarak algılayabiliyor.
Daha tehlikeli olan bir şey var ki, aynı dinleyici kitlesinin bir masal ile karşılaştığında ne tepki vereceğini bilemiyorsunuz. Bu bilinmezlik içinde adeta salıncak kurmuş bir müzik sektörüyle  bir ileri bir geri giden tüketici kesiminin başı çoktandır dönmeye başlamış olsa da artık kimse gerçekleri duymak istemiyor.
Belki de müzik çoktan bitti…
Duyduğumuz sesler artık içimizden değil dışımızdan bize ulaşıyor.
Belki içi-dışı bir olamadığımız ve içimizdeki sessizliğe tahammül edemediğimiz için müzik dinlemek bizi rahatlatıyor. Oysa kendi gerçeğimiz ve diğer gerçekler arasındaki iletişimi bozmayan bir müzik duyduğunuzda durum değişebilir.
Değişiyor da…
‘Kendimce’ ; Olay FM dinleyicilerinin çok yakından tanıdığı, ‘Haftanın Albümü’ olarak kaldığı haftalar boyunca içimize sızıp bizi şaşırtmaya devam eden ve piyasaya çıktığı ilk andan bu yana dinleyici sayısını arttıran  bir albüm oldu.
Albüme el yazısıyla düştüğü “Bence hayat etrafımızda topladığımız sevgi kadar güzeldir.”  notu Cem Özkan’dan bize ulaşan son sözler olarak kalmasın istedim ve doldursun diye birkaç boşluk verdim kendisine.
‘Kendimce’ dediği etkinin tadı bir hikaye mi yoksa bir masal mı siz buna doldurulan bu boşluklardan sonra karar verebilirsiniz.  

-          ‘Kendimce’ diyebilmek için sadece kendi rolünü oynamayı, kimseden rol çalmamayı  göze almak gerekebilir. Bu bazen çok sınırlayıcı gibi görünse de aslında en büyük özgürlük hatta en sınırsız oyun olabilir. Albüm ismi olarak kimilerine iddiasız görünen bu tavır başka bir şeyi anlatıyor olmalı. Hayata karşı girebileceğimiz tek iddiamız belki ‘Kendimce’ diyebilmek. Bu iddianın içindeyken popüler bir sanatçı olma şansımı kaybetmeyi göze aldım.

     Cem Özkan : Sonuçta hayatın her aşamasında kendince bir yol seçmek risk unsurudur. Genelde insanlar daha önceden denenmiş bilinen yolları tercih ederler. Müzikte de bu böyle. “Kendimce” albümünü yaparken, insanlara çok alışık olmadıkları birşey sunduğumun hep farkındaydım ama bir kişi bile dinlese gerçekten beni dinlesin istedim. İnsanlara duymak istediklerini söyleyebilen bir insan hiç olamadım. Samimiyet ve doğruluk yolunda ilerlemeye çalıştım. Doğrular acı da olsa duyana çok fayda getirir diye düşünüyorum. Hele konu müziğe (aşkıma) gelince samimiyet ödün verilemez bir kural oldu. Zaten tamamen inanmadığı birşeyin arkasında nasıl durabilir insan ?

-         Bu iddianın içinde olmak bana sabahları aynaya bakınca gülümseme şansını  kazandırdı.

Cem Özkan : Kendim olamadığım ya da içimden geldiği gibi davranamadığım durumlarda, gece rahat uyuyamamak ya da kendime bakınca rahatsiz olmak gibi huylarım var da J

-         Bu iddianın içinde olmak bana ÇOOOK popüler olma durumunu  kaybettirdi.

Cem Özkan : ki ben bunu bir kayıp olarak görmüyorum. Hayatta hep farkedebilenlerin farkettiği yerlerde olmayı sevdim ve tercih ettim. Ben burdayım, bana bakın tavırlarında hiç olmadım. Duyulmak için sesimi yükseltmem gereken ortamları sevmedim

-         Müzikle yaşayabilmek için müziğe gerçekten aşık olmak gerekiyor.

Cem Özkan : Müzik çok eğlenceli ama bir o kadar da çetin bir yol. Bu yolda ilerlerken sizi ümitsizliğe sokacak çok olay geliyor başınıza.
Ben şahsen “Kendimce” albümünü ekilmiş bir tohum olarak görüyorum. Bu tohumun zamanla büyüyüp, filizlenip köklü bir ağaç olması dileğindeyim. Kalıcılığın böyle elde edildiğini düşünüyorum. Bu tohumu besleyecek zaman, sevgi ve sabıra sahibim. Eğer bana bir günde büyüyen ve ağaç olan bir tohum verselerdi, yan etkilerinden korkar yine bildiğim yola giderdim. Bir anda parlayan ve sonra adları anılmayan sanatçılar gibi olmayı hiç istemem.
 

-         Albüm kapağındaki fotoğrafıma baktığımda hep olmak istediğim halimi görüyorum.

Cem Özkan :  Sahnede olmak bambaşka birşey. Hayatım sahnede geçsin ve bitsin isterim. Tarifi zor bir duygu

-         Müzik dinlerken kendimi başka bir yerde hissediyorum.

Cem Özkan : Bir ortamda müzik varsa, algılarım direk olarak ona yöneliyor. Benimle konuşulurken ya da ben biriyle konuşurken ortamda müzik olmamasına özen gösteriyorum. Aksi halde konuşmaları kaçırabiliyorum. Ben böyleyim J

-         Dinleyicilerle aramızdaki ilişki kulakta başlıyor, kalpte bitiyor.

Cem Özkan : Müzik çok kuvvetli ve evrensel bir enerji. Yaptığımız besteler ile dinleyicilere kulaktan ulaşıp, duygusal dünyalarına girip, ortak hisler, ortak yaşanmışlıklar ya da özlemleri paylaşıp, ciddi bir etkileşime giriyoruz. 

-         Yalnızlığımın acısını şarkılarıma döküp , keyfini dinleyenlerle paylaşarak yaşıyorum.

Cem Özkan : Şu anda hazırlamakta olduğum ikinci albümümde bu konuyla ilgili bir parça bile var. Dertler ve acılar paylaşılarak hafifler demişler. Ne mutlu ki ben dertlerimi hayal ettiğimden çok daha fazla insanla paylaşabilme şansına sahip oldum. Bir müzisyen için dinleyenler herşeyden önemli bence.

-         Prodüktör olmanın müziğime etkisi, değişik müzik çalışmalarında varolmak, gerek bildiklerimi paylaşmak, gerekse yeni şeyler öğrenmek oldu.

Cem Özkan : 2003 yılında Gece Yolcuları’nın ilk albümü ile resmen prodüktörlük yapmaya başladım. Bu biraz da Gece Yolcular’nın destseği ve motivasyonu ile oldu. Daha sonra da Türkçe Rap müziğin bence en başarılı isimlerinden Istanbul Attack grubunun ilk albümü ve yine Gece Yolcuları’nın ikinci albümü ile devam etti. Ben genelde prodüktörlük yaptığım projelerde kendimi gruptan ayrı biri gibi değil sanki grubun bir elemanı gibi görmeyi tercih ediyorum. Böylece gruba ve yapılan projeye daha faydalı olduğumu düşünüyorum.

-         ‘Kendimce’ belki de kuracağım bir cümlenin ilk sözcüğüdür. Cümleye 2. solo albüm ile devam edeceğimi düşünürsek bu albümün adı Hala Kendimce olabilir.

Cem Özkan : Bu yola kendimce çıktım ve sanırım hep kendimce devam edecek. Zaten hayatımda hep kendimce takılıp kalıplardan ve kurallardan uzak durdum. Bu saatten sonra da değişmesi ÇOK zor.

-         Havayla beslenip boşlukta yaşarken buradaki boşlukları  doldurmak hayatın kendisine benziyor.

Cem Özkan : Hayatımız da boşluk doldurarak geçiyor zaten. Umarım hepimizin hayatı dolu dolu ve boşluktan uzak olur. Bu güzel röportaj için çok ama çok teşekkür ederim. Sanırım yanıtlarken en çok terlediğim röportaj bu oldu. Umarım kendimce cevaplarım yeterli olmuştur.

Sevgilerimle,

c

Cem Köksal

(Röportaj : Mahir Bora Kayıhan)

Joe Lynn Turner ile çıktığınız turnenin DVD’si yayımlandı. 35 bin kişinin katıldığı Bursa konserini DVD yapma fikri nasıl gelişti?

- Bu proje benim görüşüme göre ülkemizde müzik adına yapılan en önemli işlerden biriydi. Hem böyle bir projeye imza atmışken bir de kuvvetli bir organizasyon içerisine dahil olduğumuzda, bunun kalıcı olması gerektiğine karar verip bu prodüksiyonu yaptım. Böyle fırsatlar insanın karşısına her zaman çıkmayabilir. Şu an geri dönüp baktığımda "İyi ki yapmışım..." diyorum. Satışları iyi gidiyor. Tepkiler çok güzel. Ben de gururlanıyorum açıkçası.

Tüm turneyi mi videoya aldınız yoksa, turne kapsamında sadece Bursa konseri mi DVD için seçildi?

- Dokümantasyon amacıyla hepsini kaydediyoruz. Ama ürün oluşturmak için değil. Bursa konseri için özel olarak yayın arabası, 14 kamera ve ekip geldi. 25- 30 kişinin çalıştığı bir prodüksiyondu.

Muhteşem bir katılım ve Türkiye’de ki eksikliği dolduracak iyi bir konser DVD’si ‘Live!!’... Sizin açınızdan konserin genel olarak öneminden bahseder misin?

- Gerçekten muhteşem bir geceydi. Hemen yanımda vokalist idolüm Joe Lynn Turner. Karşımızda 35 bin kişi, hep beraber "Smoke On The Water" da tempo tutuyorduk. Kariyerimin ilk konser albümü ve DVD'si kaydediliyor. Çok iyi bir performans sergiliyorduk. Bence bu benim için olduğu kadar, Türkiye'nin tanıtımı için de önemli. Her gün dünyanın dört bir tarafına bu DVD gidiyor. Seyreden kimse bu konserin Türkiye'de olduğuna inanamıyor. Hatta bizim Türk olduğumuza bile. Bu ülkede şu ana kadar yapılan en kuvvetli ve en kaliteli iş bence. Japonya'nın en büyük rock müzik dergisi BURRN! önümüzdeki sayılarda DVD'yi haber yapıyor. Japonya bu müziğin dünyadaki en önemli kalesi ve oranın en büyük dergisi tarafından kabul görmek bence çok ama çok güzel bir gelişim.

Joe Lynn Turner ile Türkiye’de turneye çıkma fikri nasıl oluştu?

- Onunla çalışmayı kariyerimin en başından beri hayal etmiştim. Hayaller bazen gerçek oluyor. Ama bunları başarana kadar ne engeller atladığımı, ne kadar çalıştığımı, ne kadar yırtındığımı da, hiçbir zaman unutmuyorum.

Bir dönemin ‘’Rock City’’ olarak anılan kentinde, bu kadar ilgi göreceğinizi nasıl hissettiniz?

- 2006 benim ikinci kez Soundwave Turnesi'ne katıldığım yıldı. Bir önceki sene zaten çoğunlukla aynı illeri gezmiştik. Gerçi Anadolu'da bütün her yerin seyircisi çok iyi ve heyecanlı. Bursa seyircisi kültürel açıdan tabii ki rock müziğe daha yatkın ve bir geçmişi var. Bursa'da olacak konserin çok iyi olacağını zaten biliyordum. "Live!!" da her şey gözüküyor zaten. Onlar da o albümü yaratanlar arasında.
Yakın dönemdeki solo projeleriniz neler?

- 10 -15 gün içinde ilk Türkçe sözlü albümüm çıkıyor. Bu sefer bayan bir vokalle; Şenay Lambaoğlu. Türkiye'nin en önemli bayan vokallerinden biri olacağına yüzde yüz eminim. Albümün adı "Siyah Beyaz Masallar". En az DVD kadar bu albümle de gurur duyuyorum. Cem Köksal ekibinin geri kalanı da benimle aynı heyecanı paylaşıyor. Cem Köksal ekibi diyorum çünkü, Cem Köksal artık tek bir şahıs değil. Bir ekibin ismi. Biz hepimiz aynı şeylere inanıyoruz. Bu yolda da ne istiyorsak onu yazdık, besteledik, çaldık, kaydettik. İçimizden ne geldiyse onu. Bu yüzden son derece samimi, kuvvetli, yırtıcı, hüzünlü, korkulu, coşkulu, eğlenceli, duygusal, siyah ve beyaz bir albüm oldu. Bu son söylediklerimi albümü dinleyince zaten anlayacaksınız. Yazın da bu şarkıların bazılarının İngilizce versiyonları ve yeni şarkılar için Joe ile stüdyoya girip tüm ülkelerde yayınlanacak albümü kaydedeceğiz.



Zakkum

(Röportaj : Mahir Bora Kayıhan)

Raindog adıyla yüzlerce konserler verdiniz ve sizi herkes Raindog olarak tanırken, albüm için neden Zakkum adını seçtiniz?

Raindog ismini, İngilizce cover repertuarı çaldığımız sekiz sene boyunca kullandık. Tamamı Türkçe bestelerden oluşan ve Türk dinleyicisinin beğenisine sunulacak olan ilk albümümüzü yaptığımızda ise, artık Türkçe bir isim kullanma gereği hissettik.

Yıllarca Britpop gruplarını coverlamak ki; bu da İngilizce sözlü şarkılar demek oluyor, kendi besteleriniz üzerine söz yazarken sizi zorlamadı mı?

İngilizce cover yaptığımız dönemde, Türkçe konuşmayı unutmuş olmadığımız için, Zakkum bestelerine söz yazma süreci, herhangi bir zorluk taşımadı. Ki bahsi geçen İngilizce cover şarkıların beste ya da sözleri de bize ait değildi, dolayısıyla yaratma bağlamında bir geçiş sürecinden bahsetmiyoruz.

Sahne duruşunuzla, sözel tavrınız oldukça özgün. Bu açıdan bakınca Zakkum ismini çok iyi taşıyorsunuz. Türkçe isim arayışları sırasında aklınızda başka ne gibi alternatifler vardı?

Esasen Zakkum ismini kullanma fikri, 2004 senesinde “Zehr-i Zakkum” şarkısı bestelendiğinde ortaya çıkmıştı. O zamandan beri de, Raindog’un yanında parantez içerisinde Zakkum ismini kullanıyorduk. 2006 başında albüm çalışması başlayınca, Türkçe isimle ilgili bir süre daha kafa yorduk. Bir ara, “Dogma” ismi düşünüldü ama bu isim de, grubun konsepti için fazla karanlık geldiği için üzerinde fazla durmadık.

Zehr-i Zakkum albümünde Teoman ve Seyyal Taner’le ortak çalışmalarınız var. Ortak çalışılan şarkılarınızda bu isimleri siz mi seçtiniz?

“Zehr-i Zakkum” albümünün prodüktörü Volkan Başaran, daha önce Teoman ve Seyyal Taner’le çalışmıştı zaten... “Erkek Adamsın” şarkısının koro bölümü için maskülen yapıda bir bayan vokal desteğine ihtiyaç duyuyorduk, zira sözler o şekilde yazılmıştı. Seyyal Taner, uygun bir seçim oldu. Teoman da, “Zehr-i Zakkum”un punk’vari versiyonu için aklımıza gelen en uygun isimdi.

Zakkum son dönemlerde çıkan gruplar arasından görselliğiyle sıyrılacak başarılı bir grup. Rock müziğin sahne şovu hakkında neler düşünüyorsunuz?

Türkiye’deki rock grupları, sahne görselliğinin ne kadar mühim bir artı olduğunun henüz farkına varamadılar. Yırtık kot-tshirt modelinden uzaklaşmayı, rock’a ihanet sayanlar bile var. Halbuki, bu müziğin son 30 senelik tarihine bakarsanız, görselliğin ve sahne anlayışının, ne kadar önemli bir unsur olduğunu fark edersiniz. Müzik ve sahne görselliğinin her ikisine de, herhangi birinden imtina etmeden, önem veriyoruz.

İlk klip için Ah Çikolata adlı parçanızı seçmenizin nedenleri nelerdi?

“Ah Çikolata”, Zakkum’un ilk bestesiydi. Bu amaçla, kafamızda hep ilk klip şarkısı olarak yer etmişti. Şarkı, bazı kesimler tarafından da yanlış anlaşıldı. Çikolatayla ilgili neden şarkı yazılmış olabilir diye sordu insanlar... Şarkı, çikolatanın aşk acısına iyi geldiğinden bahsediyor. Çikolatadan medet umma söz konusu yani. Ki, bu tıbben de kanıtlanmış bir gerçek...

Albüm genel olarak psikolojik bunalımların ardından yazılmış şarkılardan oluşuyor. Zakkum olarak tarzımız şudur diye bir sınırlandırmanız var mı?

Herhangi bir tarzın alt kümesi olarak anılmak istemiyoruz. Ki albümdeki şarkılar, ortak bir iskeletten çıkmış olma hissini veriyor olmakla birlikte, aynı türde şarkılar değil. Hebenneka ve Hipokondriyak, Anlıyorsun ve RNDG, birbirleri ile tür olarak hiç de benzeşmeyen şarkılar... Ama ortak bir iskeletten geldikleri, aynı beyinler tarafından üretildikleri de belli...

Klip, konser ve fotoğraf çekimleri için yaptığınız makyaj sadece şov amaçlı mı yoksa...

Biz sahne makyajını ve sahne görselliğini, ilk defa sahne aldığımız 1999 senesinden beri aynen o klipte gördüğünüz haliyle uyguluyoruz. “Ah Çikolata” klibinde, Raindog zamanlarına göre ekstradan eklenmiş tek bir unsur yoktur, ki bunu da en iyi Ankaralılar bilirler. Fakat, bunun bir sahne anlayışı, bir görsel tarz olduğunu akılda tutmak ve bundan cinsel çıkarımlar da yapmamak lazım... Bu konuda gelen tepkiler, erkeklerin saç uzatmaya başladığı eski zamanlarda aldıkları tepkilerden de farksız...

Zakkum albümle rock severleri heyecanlandırdı, sahnesiyle de şaşırttı... Bizi sırada ne bekliyor?

26 Nisan-1 Mayıs arası sırasıyla Ankara-İzmir-Bursa-Eskişehir-İstanbul olarak devam edecek bir mini turne yapacağız. Sonrasında da konserler devam edecek... Mayıs başında, albümün ikinci klibi olarak karar verdiğimiz “Ahtapotlar”, müzik kanallarında gösterilmeye başlanacak.

Albümde çok iyi isimlerle çalışmışsınız. Albümün stüdyo aşamasından bahseder misiniz?

Albüm için ilk besteler, esasen 2004 senesinde yapıldı, ki bu şarkılar: Ah Çikolata, Ağlat Beni ve Zehr-i Zakkum’du... Albüm çalışmalarına, Ortadünya Müzik’le anlaştıktan sonra, 2006 Ocak ayında başladık. Albümü, 2006 Mayıs ayına piyasaya çıkarmayı planlıyorduk, fakat bir yaz albümü istemediğimize karar verdik ve albümü Ekim 2006’ya bıraktık. Ufak tefek gecikmelerle albüm, 2007 Ocak ayında, müzik marketlere ulaştı. Albümün prodüktörlüğünü, Volkan Başaran üstlendi ve kayıtlar Raks Marşandiz Stüdyoları’nda gerçekleştirildi. İlk klip şarkısı olan “Ah Çikolata”nın yönetmenliği, Murad Küçük tarafından yapıldı ve klip, büyük sansasyon yarattı.

Hipokondriyak adlı şarkınız hızlı bir şekilde albümden sivrildi...

“Hipokondriyak”, benzeri zor bulunacak bir şarkı. Özellikle böyle 6 dakikalık epik bir şarkıya, bir grubun ilk albümünde rastlamak da hayli zor... Zakkum hayranları tarafından, bu şarkı için yapılan amatör klipler de var.

Stefano Elio D’anna

(Katkılarından dolayı ALTEO Yayıncılık’ a teşekkür ederiz. www.alteoyayincilik.com)

-  Kitabınız "Tanrılar Okulu" Bursa'da da bir bestseller oldu. Sadece burada 5.000 gibi bir adet sattığını tahmin ediyor yayıncınız. Bu başarıyı neye bağlıyorsunuz?

S. D’anna : Kitap birçok insanı etkiledi ve yeni birçok insanı etkilemeye de devam ediyor. Bunun tabii bazı sebepleri var. Bunların birincisi Dreamer’ın kendisi. Dreamer gerçek ama bir yandan da kalıplara sığdırılamayan, biçimsel olmayan, edebi anlamda tamamen yeni bir karakter. Çağlara bağlı olmayan, tek bir zamana ait olmayan ve modern bir varlık Dreamer. Bilge fakat herhangi bir felsefe veya dinin bağlayıcılığı altında da değil. Merhametten uzak bir sevgi anlayışı var. Bir gün hepimizin bir Dreamer olabileceğimizin, kaderlerimizin efendileri olabileceğimizin canlı bir ispatı Dreamer.

Kitabın başarısındaki ikinci etken ise kitabın baş kahramanı olan ‘sıradan insan’. Okuyucular onu bir deney faresiyle özdeşleştiriyorlar ve başına gelen tüm dertler ve onun bunlardan kurtulabilmek için Dreamer’ın sözlerini yerine getirme konusundaki tüm çabalarında kendilerini onun yanında hissediyorlar. Üçüncü olarak, bu kitap bir harita. Bir kaçış planı. Okuyucular özgürlüğünü düşleyen ve bunun için adeta bir uçuşa geçen kitap kahramanının tarafında yer alıyorlar. Dreamer burada hepimize ait olan bir düşe de hayat veriyor: Hayatlarımızı taşınabilir bir cennete çevirme düşüne. Ve hepsinin de ötesinde, düşün imkansız sandığımız her şeyi imkanlıya ve sonra da kaçınılmaza çevirebilecek, en gerçek şey olduğunu söylüyor. Son olarak da, bu kitapta ilerlerken, okuyucu kitabı okumadığını, ona gerçekte kim olduğunu gösterecek şekilde kitabın onu okuduğunu fark eder, ki bu bana bile hala oluyor.

-  Tanrılar Okulu'nun ana teması, "Bireylerin kendi ellerinde olan, ama kullanmadıkları 'Mutluluk' hakları". Sizi okuyan kişilere bir mutluluk tanımı verebilir misiniz? Bu tanım uyarınca takip etmeleri gereken yol ne olmalıdır? Onlara katıksız mutluluk getirecek olan masumiyet ve saflığı yeniden kazanabilmeleri için, ne tür bir yaklaşım içinde olmalıdırlar?

S. D’anna : Kitaptaki ana tema, hiçbir şeyin dışarıdan gelmediği. Dreamer’ın tüm felsefesi ve kitabın ruhu şu dört kelimeden oluşan aforizmada toplanabilir: “Hiçbir şey dışarıdan gelmez.” Bunun doğru olduğuna inanmayabilirsiniz fakat bu düşüncenin içinize girmesine müsaade edin ve sorumluluk düzeyinizle birlikte özgürlüğünüzün yükselişini kendi gözlerinizle izleyin. Bu, Dreamer’ın kurmamı istediği okul olan European School of Economics’in öğrencileri için olduğu gibi, sizin için de mucizeler gerçekleştirecektir.

Para, güvende olma hissi, başarı, mutluluk, dünya vasıtasıyla veya zaman ile gelmez. Bunlar dışarıda bulunmaz. Bunlar içimizde aranması gereken şeylerdir. Bizim gerçek dünya dediğimiz şey, benliğimizin şeklini alan bir gölgeden, sonsuz bir pasiflikten başka bir şey değildir. O sadece iç dünyamızın imgelerini yansıtan bir aynadır. Farkında olalım veya olmayalım, yaşamlarımızda, psikolojimizden geçmeyen ve bizim onayımızı almayan bir olayla ve hatta kişiyle karşılaşmamız mümkün değildir.

Mutluluk, işte bu muazzam anın farkına varmaktır. Mutluluğun ilk atomunu bilinçli olarak şimdi yaratamazsak, ileriki hayatlarımızda da devamıyla karşılaşamayız.

-  Kitabınız Tanrılar Okulu’nda da sık biçimde “Herşey psikolojidedir” diyorsunuz. Psikoloji sizce dünyayı kurtarabilir mi, bir başka deyişle, bir psikolog Dreamer’ın yerine geçebilir veya onun bir muadili olabilir mi?

S. D’anna: Latince bir söz vardır: “Visibilia ex invisibilibus”. Görünen her şey, bir görünmezden ortaya çıkar. Gördüğümüz, dokunduğumuz, hissettiğimiz ve duyduğumuz her şey, materyalistik her oluşum ve hatta tüm iş hayatı, hislerimiz açısından değerlendirecek olduğumuzda ‘görünmez’ olarak algılayabileceğimiz bir dünyanın yansımasından başka bir şey değildir.

Kişinin bireyselliği açısından bakacak olduğunuzda bile, dış dünyasında biçimlendirdiği her şey, kişinin iç dünyasındaki görünmezlerinin bir yansıması ve düşünün başarısıdır.

İnsanlığın başardığı her şeyde, ister sosyal olsun ister bilimsel, arkasında her zaman bir insanın rüyası, bir bireyin inandığı düşü vardır.

En büyük düşmanımız, kimi zaman hiçbir şey başaramayacağımızı iddia eden, kimi zaman da her şey için yeterli olduğumuzu var sayan, psikolojik anlamda yeterince tamamlanmış olduğumuzu düşündüren beynimizdir. Tanrılar Okulu ve onun dersleri ise, bunu bertaraf etmek için psikolojik bir devrimin şart olduğunu söyler. Bu gelişim içeriden dışarıya alınan bir yoldur. Bu yolda eski ve köhnemiş birçok inancımızı terk etmemiz gerekecektir. Bu da bizi bütünlüğe ulaştırır. Bu serüvende bize iki his daha eşlik eder. Bunların ilki, altıncı hissimiz olan sezgilerimiz, diğeri ise, yedinci his diyebileceğimiz düşlemedir.

- Bursa gibi, düşünsellikten bir miktar uzak bir finans ve endüstri şehrinde yaşamak, düşleri ve onları hayat geçirmeyi ne kadar mümkün kılar? Düş biraz daha dingin ortamlar gereksinmez mi?

S. D’Anna:  Finans ve endüstri, düşleme ile ters düşen olaylar değildir. Vizyon ve gerçeklik, finansal güç ve sevgi, hareket ve niyet, içimizde bir pota içinde eritmeyi başarabilirsek, bir ve aynı şeylerdir. “Ruh halimiz, yerimizdir” der Dreamer. Olmak istediğimiz belli bir yer varsa, oraya öncelikle psikolojik anlamda ait olmamız gerekir. İlerlemeyi psikolojik anlamda başarabilirsek, benlik seviyemizi yükseltebilirsek, fiziksel anlamda bulunduğumuz yeri de değiştirebiliriz.

Bu Dreamer’dan öğrendiğim en olağanüstü şeylerden biridir. Bu, insanların neden en küçük fikri, en küçük düşüncelerini bile değiştirmediğini de açıklayan bir iddiadır. Benliklerimizdeki en küçük değişiklik bile dış dünyada dağlar devirir.

-  Okuyucularımızın içinde çok sayıda bayan olacağını tahmin ediyorum. Dünyaya yön ve şekil verme konusunda erkek dünyasında zorluklarla karşılaşan hanımlara ne gibi tavsiyeleriniz olabilir, ne tür yol haritaları veya kaçış planları sunabilirsiniz?

S. D’anna: Sorularınıza cevap vermekten çok, onlara muhalefet eder durumda gözüktüğüm için özür dilerim. Ama benim inanışımda bir ‘erkek dünyasına’ karşı durmaya çalışan bir ‘kadın dünyası’ yok. Sadece sizin düşüncenize göre, duygularınızın kalitesine ve tepkilerinizin ne olduğuna göre sizin ne olduğunuzu kusursuz biçimde ortaya koyan, ‘sizin’ dünyanız var. Dreamer bir gün bana gerçeğimi sevmiyorsam, düşümü değiştirmem gerektiğini söyledi. Ki bu da kendimizi değiştirmek demektir. Biz ne isek, düşümüz de odur.

-  Bireylerin kişisel devrimlerini gerçekleştirmeleri metropollerde daha kolay olur diyebilir miyiz? İmkanları kısıtlı bir çevrede doğan kişilerin belli yerlere gelme konusunda bir haksız rekabet içinde oldukları doğru değil mi? Bursa'daki bir girişimci benzer hedeflere sahip İstanbullu bir rakibinden bu anlamda nasıl daha önde olabilir?

S. D’anna: Az önce verdiğim cevap bunu karşılıyor olmalı.

-  Etrafınızdaki enerjiyi hissedebiliyor ve onunla ilgileniyor musunuz, yoksa işiniz sadece kendi dünyanızla mı? Bu açıdan baktığınızda Türkiye sizi nasıl etkiliyor? Çünkü buraya son zamanlarda oldukça sık gelen biri olduğunuzu biliyoruz.

S. D’anna:  Türkiye'nin çok enteresan bir ülke olduğunu düşünüyorum. Enerji dolu ve genç bir ülke. He seferinde memnuniyetle geliyorum ve şimdi de Bursa konusunda aynı heyecanlara sahibim. Ama bu çevrenin üzerimdeki etkilerinden bahsediyorsak, böyle güzel bir ortamın bile benim üzerimde herhangi bir belirleyici rolü olamayacağını söylemek isterim. Etrafımın benim üzerimde bir kontrolü olamaz. "Hiçbir şey dışarıdan gelemez" hatırlatması her zaman gözümüzün önünde olması gereken bir deyiştir. Yaşam öykülerimizin tek yazarı ve yaratıcısı olarak, bu almamız gereken bir sorumluluktur.

 

 Söyleşiler hakkında yorumlarınızı aşağıdaki form ile bize yollayabilirsiniz...
 

*Adı Soyadı:
*E-Mail Adresi:
İstek Parça veya Yorum...
Yanında (*) olan bölümleri lütfen doldurunuz...

OLAY FM 90.5
Ankara Yolu 11.Km Gürsu Kavşağı Bursa - Turkey
Tel: + 90 224 331 70 50 - Fax: + 90 224 331 70 53
olayfm@olayfm.com.tr
haber@olayfm.com.tr
© 1997 - 2006 OLAY FM 90.5