|
CEM ÖZKAN
Bir müzisyenle röportaj yapmadan önce insan kendine sormalı “Dinlemek
istediğin bir hikaye
mi yoksa bir masal mı?” diye.
Hep aynı hikayeyi duymaya programlandırılmış dinleyici kitlesi bir an
farklı bir hikaye ile çarpıştığında bunu masal olarak algılayabiliyor.
Daha tehlikeli olan bir şey var ki, aynı dinleyici kitlesinin bir
masal ile karşılaştığında ne tepki vereceğini bilemiyorsunuz. Bu
bilinmezlik içinde adeta salıncak kurmuş bir müzik sektörüyle bir
ileri bir geri giden tüketici kesiminin başı çoktandır dönmeye
başlamış olsa da artık kimse gerçekleri duymak istemiyor.
Belki de müzik çoktan bitti…
Duyduğumuz sesler artık içimizden değil dışımızdan bize ulaşıyor.
Belki içi-dışı bir olamadığımız ve içimizdeki sessizliğe tahammül
edemediğimiz için müzik dinlemek bizi rahatlatıyor. Oysa kendi
gerçeğimiz ve diğer gerçekler arasındaki iletişimi bozmayan bir müzik
duyduğunuzda durum değişebilir.
Değişiyor da…
‘Kendimce’ ; Olay FM dinleyicilerinin çok yakından tanıdığı, ‘Haftanın
Albümü’ olarak kaldığı haftalar boyunca içimize sızıp bizi şaşırtmaya
devam eden ve piyasaya çıktığı ilk andan bu yana dinleyici sayısını
arttıran bir albüm oldu.
Albüme el yazısıyla düştüğü “Bence hayat etrafımızda topladığımız
sevgi kadar güzeldir.” notu Cem Özkan’dan bize ulaşan son sözler
olarak kalmasın istedim ve doldursun diye birkaç boşluk verdim
kendisine.
‘Kendimce’ dediği etkinin tadı bir hikaye mi yoksa bir masal mı siz
buna doldurulan bu boşluklardan sonra karar verebilirsiniz.
-
‘Kendimce’ diyebilmek için sadece kendi rolünü oynamayı, kimseden rol
çalmamayı göze almak gerekebilir. Bu bazen çok sınırlayıcı gibi görünse de
aslında en büyük özgürlük hatta en sınırsız oyun olabilir. Albüm ismi olarak
kimilerine iddiasız görünen bu tavır başka bir şeyi anlatıyor olmalı. Hayata
karşı girebileceğimiz tek iddiamız belki ‘Kendimce’ diyebilmek. Bu iddianın
içindeyken popüler bir sanatçı olma şansımı kaybetmeyi göze aldım.
Cem Özkan : Sonuçta hayatın her aşamasında kendince
bir yol seçmek risk unsurudur. Genelde insanlar daha önceden denenmiş bilinen
yolları tercih ederler. Müzikte de bu böyle. “Kendimce” albümünü yaparken,
insanlara çok alışık olmadıkları birşey sunduğumun hep farkındaydım ama bir kişi
bile dinlese gerçekten beni dinlesin istedim. İnsanlara duymak istediklerini
söyleyebilen bir insan hiç olamadım. Samimiyet ve doğruluk yolunda ilerlemeye
çalıştım. Doğrular acı da olsa duyana çok fayda getirir diye düşünüyorum. Hele
konu müziğe (aşkıma) gelince samimiyet ödün verilemez bir kural oldu. Zaten
tamamen inanmadığı birşeyin arkasında nasıl durabilir insan ?
-
Bu iddianın içinde olmak bana sabahları aynaya bakınca gülümseme
şansını kazandırdı.
Cem Özkan : Kendim olamadığım
ya da içimden geldiği gibi davranamadığım durumlarda, gece rahat uyuyamamak ya
da kendime bakınca rahatsiz olmak gibi huylarım var da
J
-
Bu iddianın içinde olmak bana ÇOOOK popüler olma durumunu
kaybettirdi.
Cem Özkan : ki ben bunu bir
kayıp olarak görmüyorum. Hayatta hep farkedebilenlerin farkettiği yerlerde
olmayı sevdim ve tercih ettim. Ben burdayım, bana bakın tavırlarında hiç
olmadım. Duyulmak için sesimi yükseltmem gereken ortamları sevmedim
-
Müzikle yaşayabilmek için müziğe gerçekten aşık olmak gerekiyor.
Cem Özkan : Müzik çok
eğlenceli ama bir o kadar da çetin bir yol. Bu yolda ilerlerken sizi ümitsizliğe
sokacak çok olay geliyor başınıza.
Ben şahsen “Kendimce” albümünü ekilmiş bir tohum olarak görüyorum. Bu tohumun
zamanla büyüyüp, filizlenip köklü bir ağaç olması dileğindeyim. Kalıcılığın
böyle elde edildiğini düşünüyorum. Bu tohumu besleyecek zaman, sevgi ve sabıra
sahibim. Eğer bana bir günde büyüyen ve ağaç olan bir tohum verselerdi, yan
etkilerinden korkar yine bildiğim yola giderdim. Bir anda parlayan ve sonra
adları anılmayan sanatçılar gibi olmayı hiç istemem.
-
Albüm kapağındaki fotoğrafıma baktığımda hep olmak istediğim halimi
görüyorum.
Cem Özkan : Sahnede olmak
bambaşka birşey. Hayatım sahnede geçsin ve bitsin isterim. Tarifi zor bir duygu
-
Müzik dinlerken kendimi başka bir yerde hissediyorum.
Cem Özkan : Bir ortamda müzik
varsa, algılarım direk olarak ona yöneliyor. Benimle konuşulurken ya da ben
biriyle konuşurken ortamda müzik olmamasına özen gösteriyorum. Aksi halde
konuşmaları kaçırabiliyorum. Ben böyleyim
J
-
Dinleyicilerle aramızdaki ilişki kulakta başlıyor, kalpte
bitiyor.
Cem Özkan : Müzik çok
kuvvetli ve evrensel bir enerji. Yaptığımız besteler ile dinleyicilere kulaktan
ulaşıp, duygusal dünyalarına girip, ortak hisler, ortak yaşanmışlıklar ya da
özlemleri paylaşıp, ciddi bir etkileşime giriyoruz.
-
Yalnızlığımın acısını şarkılarıma döküp , keyfini dinleyenlerle
paylaşarak yaşıyorum.
Cem Özkan : Şu anda
hazırlamakta olduğum ikinci albümümde bu konuyla ilgili bir parça bile var.
Dertler ve acılar paylaşılarak hafifler demişler. Ne mutlu ki ben dertlerimi
hayal ettiğimden çok daha fazla insanla paylaşabilme şansına sahip oldum. Bir
müzisyen için dinleyenler herşeyden önemli bence.
-
Prodüktör olmanın müziğime etkisi, değişik müzik çalışmalarında
varolmak, gerek bildiklerimi paylaşmak, gerekse yeni şeyler öğrenmek oldu.
Cem Özkan : 2003 yılında Gece
Yolcuları’nın ilk albümü ile resmen prodüktörlük yapmaya başladım. Bu biraz da
Gece Yolcular’nın destseği ve motivasyonu ile oldu. Daha sonra da Türkçe Rap
müziğin bence en başarılı isimlerinden Istanbul Attack grubunun ilk albümü ve
yine Gece Yolcuları’nın ikinci albümü ile devam etti. Ben genelde prodüktörlük
yaptığım projelerde kendimi gruptan ayrı biri gibi değil sanki grubun bir
elemanı gibi görmeyi tercih ediyorum. Böylece gruba ve yapılan projeye daha
faydalı olduğumu düşünüyorum.
-
‘Kendimce’ belki de kuracağım bir cümlenin ilk sözcüğüdür. Cümleye 2.
solo albüm ile devam edeceğimi düşünürsek bu albümün adı Hala Kendimce
olabilir.
Cem Özkan : Bu yola kendimce
çıktım ve sanırım hep kendimce devam edecek. Zaten hayatımda hep kendimce
takılıp kalıplardan ve kurallardan uzak durdum. Bu saatten sonra da değişmesi
ÇOK zor.
-
Havayla beslenip boşlukta yaşarken buradaki boşlukları doldurmak
hayatın kendisine benziyor.
Cem Özkan : Hayatımız da
boşluk doldurarak geçiyor zaten. Umarım hepimizin hayatı dolu dolu ve boşluktan
uzak olur. Bu güzel röportaj için çok ama çok teşekkür ederim. Sanırım
yanıtlarken en çok terlediğim röportaj bu oldu. Umarım kendimce cevaplarım
yeterli olmuştur.
Sevgilerimle,
c
Cem Köksal

(Röportaj : Mahir Bora Kayıhan)
Joe Lynn Turner ile çıktığınız turnenin DVD’si yayımlandı. 35 bin
kişinin katıldığı Bursa konserini DVD yapma fikri nasıl gelişti?
- Bu proje benim görüşüme göre ülkemizde müzik adına yapılan en önemli
işlerden biriydi. Hem böyle bir projeye imza atmışken bir de kuvvetli
bir organizasyon içerisine dahil olduğumuzda, bunun kalıcı olması
gerektiğine karar verip bu prodüksiyonu yaptım. Böyle fırsatlar
insanın karşısına her zaman çıkmayabilir. Şu an geri dönüp baktığımda
"İyi ki yapmışım..." diyorum. Satışları iyi gidiyor. Tepkiler çok
güzel. Ben de gururlanıyorum açıkçası.
Tüm turneyi mi videoya aldınız yoksa, turne kapsamında sadece Bursa
konseri mi DVD için seçildi?
- Dokümantasyon amacıyla hepsini kaydediyoruz. Ama ürün oluşturmak
için değil. Bursa konseri için özel olarak yayın arabası, 14 kamera ve
ekip geldi. 25- 30 kişinin çalıştığı bir prodüksiyondu.
Muhteşem bir katılım ve Türkiye’de ki eksikliği dolduracak iyi bir
konser DVD’si ‘Live!!’... Sizin açınızdan konserin genel olarak
öneminden bahseder misin?
- Gerçekten muhteşem bir geceydi. Hemen yanımda vokalist idolüm Joe
Lynn Turner. Karşımızda 35 bin kişi, hep beraber "Smoke On The Water"
da tempo tutuyorduk. Kariyerimin ilk konser albümü ve DVD'si
kaydediliyor. Çok iyi bir performans sergiliyorduk. Bence bu benim
için olduğu kadar, Türkiye'nin tanıtımı için de önemli. Her gün
dünyanın dört bir tarafına bu DVD gidiyor. Seyreden kimse bu konserin
Türkiye'de olduğuna inanamıyor. Hatta bizim Türk olduğumuza bile. Bu
ülkede şu ana kadar yapılan en kuvvetli ve en kaliteli iş bence.
Japonya'nın en büyük rock müzik dergisi BURRN! önümüzdeki sayılarda
DVD'yi haber yapıyor. Japonya bu müziğin dünyadaki en önemli kalesi ve
oranın en büyük dergisi tarafından kabul görmek bence çok ama çok
güzel bir gelişim.
Joe Lynn Turner ile Türkiye’de turneye çıkma fikri nasıl oluştu?
- Onunla çalışmayı kariyerimin en başından beri hayal etmiştim.
Hayaller bazen gerçek oluyor. Ama bunları başarana kadar ne engeller
atladığımı, ne kadar çalıştığımı, ne kadar yırtındığımı da, hiçbir
zaman unutmuyorum.
Bir dönemin ‘’Rock City’’ olarak anılan kentinde, bu kadar ilgi
göreceğinizi nasıl hissettiniz?
- 2006 benim ikinci kez Soundwave Turnesi'ne katıldığım yıldı. Bir
önceki sene zaten çoğunlukla aynı illeri gezmiştik. Gerçi Anadolu'da
bütün her yerin seyircisi çok iyi ve heyecanlı. Bursa seyircisi
kültürel açıdan tabii ki rock müziğe daha yatkın ve bir geçmişi var.
Bursa'da olacak konserin çok iyi olacağını zaten biliyordum. "Live!!"
da her şey gözüküyor zaten. Onlar da o albümü yaratanlar arasında.
Yakın dönemdeki solo projeleriniz neler?
- 10 -15 gün içinde ilk Türkçe sözlü albümüm çıkıyor. Bu sefer bayan
bir vokalle; Şenay Lambaoğlu. Türkiye'nin en önemli bayan
vokallerinden biri olacağına yüzde yüz eminim. Albümün adı "Siyah
Beyaz Masallar". En az DVD kadar bu albümle de gurur duyuyorum. Cem
Köksal ekibinin geri kalanı da benimle aynı heyecanı paylaşıyor. Cem
Köksal ekibi diyorum çünkü, Cem Köksal artık tek bir şahıs değil. Bir
ekibin ismi. Biz hepimiz aynı şeylere inanıyoruz. Bu yolda da ne
istiyorsak onu yazdık, besteledik, çaldık, kaydettik. İçimizden ne
geldiyse onu. Bu yüzden son derece samimi, kuvvetli, yırtıcı, hüzünlü,
korkulu, coşkulu, eğlenceli, duygusal, siyah ve beyaz bir albüm oldu.
Bu son söylediklerimi albümü dinleyince zaten anlayacaksınız. Yazın da
bu şarkıların bazılarının İngilizce versiyonları ve yeni şarkılar için
Joe ile stüdyoya girip tüm ülkelerde yayınlanacak albümü kaydedeceğiz.
Zakkum
(Röportaj : Mahir Bora Kayıhan)
Raindog adıyla yüzlerce konserler verdiniz ve sizi herkes
Raindog olarak tanırken, albüm için neden Zakkum adını seçtiniz?
Raindog ismini, İngilizce cover repertuarı çaldığımız sekiz sene
boyunca kullandık. Tamamı Türkçe bestelerden oluşan ve Türk
dinleyicisinin beğenisine sunulacak olan ilk albümümüzü yaptığımızda
ise, artık Türkçe bir isim kullanma gereği hissettik.
Yıllarca Britpop gruplarını coverlamak ki; bu da İngilizce sözlü
şarkılar demek oluyor, kendi besteleriniz üzerine söz yazarken sizi
zorlamadı mı?
İngilizce cover yaptığımız dönemde, Türkçe konuşmayı unutmuş
olmadığımız için, Zakkum bestelerine söz yazma süreci, herhangi bir
zorluk taşımadı. Ki bahsi geçen İngilizce cover şarkıların beste ya da
sözleri de bize ait değildi, dolayısıyla yaratma bağlamında bir geçiş
sürecinden bahsetmiyoruz.
Sahne duruşunuzla, sözel tavrınız oldukça özgün. Bu açıdan bakınca
Zakkum ismini çok iyi taşıyorsunuz. Türkçe isim arayışları sırasında
aklınızda başka ne gibi alternatifler vardı?
Esasen Zakkum ismini kullanma fikri, 2004 senesinde “Zehr-i Zakkum”
şarkısı bestelendiğinde ortaya çıkmıştı. O zamandan beri de,
Raindog’un yanında parantez içerisinde Zakkum ismini kullanıyorduk.
2006 başında albüm çalışması başlayınca, Türkçe isimle ilgili bir süre
daha kafa yorduk. Bir ara, “Dogma” ismi düşünüldü ama bu isim de,
grubun konsepti için fazla karanlık geldiği için üzerinde fazla
durmadık.
Zehr-i Zakkum albümünde Teoman ve Seyyal Taner’le ortak çalışmalarınız
var. Ortak çalışılan şarkılarınızda bu isimleri siz mi seçtiniz?
“Zehr-i Zakkum” albümünün prodüktörü Volkan Başaran, daha önce Teoman
ve Seyyal Taner’le çalışmıştı zaten... “Erkek Adamsın” şarkısının koro
bölümü için maskülen yapıda bir bayan vokal desteğine ihtiyaç
duyuyorduk, zira sözler o şekilde yazılmıştı. Seyyal Taner, uygun bir
seçim oldu. Teoman da, “Zehr-i Zakkum”un punk’vari versiyonu için
aklımıza gelen en uygun isimdi.
Zakkum son dönemlerde çıkan gruplar arasından görselliğiyle sıyrılacak
başarılı bir grup. Rock müziğin sahne şovu hakkında neler
düşünüyorsunuz?
Türkiye’deki rock grupları, sahne görselliğinin ne kadar mühim bir
artı olduğunun henüz farkına varamadılar. Yırtık kot-tshirt modelinden
uzaklaşmayı, rock’a ihanet sayanlar bile var. Halbuki, bu müziğin son
30 senelik tarihine bakarsanız, görselliğin ve sahne anlayışının, ne
kadar önemli bir unsur olduğunu fark edersiniz. Müzik ve sahne
görselliğinin her ikisine de, herhangi birinden imtina etmeden, önem
veriyoruz.
İlk klip için Ah Çikolata adlı parçanızı seçmenizin nedenleri nelerdi?
“Ah Çikolata”, Zakkum’un ilk bestesiydi. Bu amaçla, kafamızda hep ilk
klip şarkısı olarak yer etmişti. Şarkı, bazı kesimler tarafından da
yanlış anlaşıldı. Çikolatayla ilgili neden şarkı yazılmış olabilir
diye sordu insanlar... Şarkı, çikolatanın aşk acısına iyi geldiğinden
bahsediyor. Çikolatadan medet umma söz konusu yani. Ki, bu tıbben de
kanıtlanmış bir gerçek...
Albüm genel olarak psikolojik bunalımların ardından yazılmış
şarkılardan oluşuyor. Zakkum olarak tarzımız şudur diye bir
sınırlandırmanız var mı?
Herhangi bir tarzın alt kümesi olarak anılmak istemiyoruz. Ki
albümdeki şarkılar, ortak bir iskeletten çıkmış olma hissini veriyor
olmakla birlikte, aynı türde şarkılar değil. Hebenneka ve
Hipokondriyak, Anlıyorsun ve RNDG, birbirleri ile tür olarak hiç de
benzeşmeyen şarkılar... Ama ortak bir iskeletten geldikleri, aynı
beyinler tarafından üretildikleri de belli...
Klip, konser ve fotoğraf çekimleri için yaptığınız makyaj sadece şov
amaçlı mı yoksa...
Biz sahne makyajını ve sahne görselliğini, ilk defa sahne aldığımız
1999 senesinden beri aynen o klipte gördüğünüz haliyle uyguluyoruz.
“Ah Çikolata” klibinde, Raindog zamanlarına göre ekstradan eklenmiş
tek bir unsur yoktur, ki bunu da en iyi Ankaralılar bilirler. Fakat,
bunun bir sahne anlayışı, bir görsel tarz olduğunu akılda tutmak ve
bundan cinsel çıkarımlar da yapmamak lazım... Bu konuda gelen
tepkiler, erkeklerin saç uzatmaya başladığı eski zamanlarda aldıkları
tepkilerden de farksız...
Zakkum albümle rock severleri heyecanlandırdı, sahnesiyle de
şaşırttı... Bizi sırada ne bekliyor?
26 Nisan-1 Mayıs arası sırasıyla Ankara-İzmir-Bursa-Eskişehir-İstanbul
olarak devam edecek bir mini turne yapacağız. Sonrasında da konserler
devam edecek... Mayıs başında, albümün ikinci klibi olarak karar
verdiğimiz “Ahtapotlar”, müzik kanallarında gösterilmeye başlanacak.
Albümde çok iyi isimlerle çalışmışsınız. Albümün stüdyo aşamasından
bahseder misiniz?
Albüm için ilk besteler, esasen 2004 senesinde yapıldı, ki bu
şarkılar: Ah Çikolata, Ağlat Beni ve Zehr-i Zakkum’du... Albüm
çalışmalarına, Ortadünya Müzik’le anlaştıktan sonra, 2006 Ocak ayında
başladık. Albümü, 2006 Mayıs ayına piyasaya çıkarmayı planlıyorduk,
fakat bir yaz albümü istemediğimize karar verdik ve albümü Ekim
2006’ya bıraktık. Ufak tefek gecikmelerle albüm, 2007 Ocak ayında,
müzik marketlere ulaştı. Albümün prodüktörlüğünü, Volkan Başaran
üstlendi ve kayıtlar Raks Marşandiz Stüdyoları’nda gerçekleştirildi.
İlk klip şarkısı olan “Ah Çikolata”nın yönetmenliği, Murad Küçük
tarafından yapıldı ve klip, büyük sansasyon yarattı.
Hipokondriyak adlı şarkınız hızlı bir şekilde albümden sivrildi...
“Hipokondriyak”, benzeri zor bulunacak bir şarkı. Özellikle böyle 6
dakikalık epik bir şarkıya, bir grubun ilk albümünde rastlamak da
hayli zor... Zakkum hayranları tarafından, bu şarkı için yapılan
amatör klipler de var.
Stefano Elio D’anna
(Katkılarından dolayı ALTEO
Yayıncılık’ a teşekkür ederiz.
www.alteoyayincilik.com)
- Kitabınız "Tanrılar Okulu" Bursa'da da bir bestseller
oldu. Sadece burada 5.000 gibi bir adet sattığını tahmin ediyor yayıncınız. Bu
başarıyı neye bağlıyorsunuz?
S. D’anna : Kitap birçok insanı etkiledi ve yeni birçok
insanı etkilemeye de devam ediyor. Bunun tabii bazı sebepleri var. Bunların
birincisi Dreamer’ın kendisi. Dreamer gerçek ama bir yandan da kalıplara
sığdırılamayan, biçimsel olmayan, edebi anlamda tamamen yeni bir karakter.
Çağlara bağlı olmayan, tek bir zamana ait olmayan ve modern bir varlık Dreamer.
Bilge fakat herhangi bir felsefe veya dinin bağlayıcılığı altında da değil.
Merhametten uzak bir sevgi anlayışı var. Bir gün hepimizin bir Dreamer
olabileceğimizin, kaderlerimizin efendileri olabileceğimizin canlı bir ispatı
Dreamer.
Kitabın başarısındaki ikinci etken ise kitabın baş
kahramanı olan ‘sıradan insan’. Okuyucular onu bir deney faresiyle
özdeşleştiriyorlar ve başına gelen tüm dertler ve onun bunlardan kurtulabilmek
için Dreamer’ın sözlerini yerine getirme konusundaki tüm çabalarında kendilerini
onun yanında hissediyorlar. Üçüncü olarak, bu kitap bir harita. Bir kaçış planı.
Okuyucular özgürlüğünü düşleyen ve bunun için adeta bir uçuşa geçen kitap
kahramanının tarafında yer alıyorlar. Dreamer burada hepimize ait olan bir düşe
de hayat veriyor: Hayatlarımızı taşınabilir bir cennete çevirme düşüne. Ve
hepsinin de ötesinde, düşün imkansız sandığımız her şeyi imkanlıya ve sonra da
kaçınılmaza çevirebilecek, en gerçek şey olduğunu söylüyor. Son olarak da, bu
kitapta ilerlerken, okuyucu kitabı okumadığını, ona gerçekte kim olduğunu
gösterecek şekilde kitabın onu okuduğunu fark eder, ki bu bana bile hala oluyor.
- Tanrılar Okulu'nun ana teması, "Bireylerin kendi
ellerinde olan, ama kullanmadıkları 'Mutluluk' hakları". Sizi okuyan kişilere
bir mutluluk tanımı verebilir misiniz? Bu tanım uyarınca takip etmeleri gereken
yol ne olmalıdır? Onlara katıksız mutluluk getirecek olan masumiyet ve saflığı
yeniden kazanabilmeleri için, ne tür bir yaklaşım içinde olmalıdırlar?
S. D’anna : Kitaptaki ana tema, hiçbir şeyin dışarıdan
gelmediği. Dreamer’ın tüm felsefesi ve kitabın ruhu şu dört kelimeden oluşan
aforizmada toplanabilir: “Hiçbir şey dışarıdan gelmez.” Bunun doğru olduğuna
inanmayabilirsiniz fakat bu düşüncenin içinize girmesine müsaade edin ve
sorumluluk düzeyinizle birlikte özgürlüğünüzün yükselişini kendi gözlerinizle
izleyin. Bu, Dreamer’ın kurmamı istediği okul olan European School of
Economics’in öğrencileri için olduğu gibi, sizin için de mucizeler
gerçekleştirecektir.
Para, güvende olma hissi, başarı, mutluluk, dünya
vasıtasıyla veya zaman ile gelmez. Bunlar dışarıda bulunmaz. Bunlar içimizde
aranması gereken şeylerdir. Bizim gerçek dünya dediğimiz şey, benliğimizin
şeklini alan bir gölgeden, sonsuz bir pasiflikten başka bir şey değildir. O
sadece iç dünyamızın imgelerini yansıtan bir aynadır. Farkında olalım veya
olmayalım, yaşamlarımızda, psikolojimizden geçmeyen ve bizim onayımızı almayan
bir olayla ve hatta kişiyle karşılaşmamız mümkün değildir.
Mutluluk, işte bu muazzam anın farkına varmaktır.
Mutluluğun ilk atomunu bilinçli olarak şimdi yaratamazsak, ileriki
hayatlarımızda da devamıyla karşılaşamayız.
- Kitabınız Tanrılar Okulu’nda da sık biçimde “Herşey
psikolojidedir” diyorsunuz. Psikoloji sizce dünyayı kurtarabilir mi, bir başka
deyişle, bir psikolog Dreamer’ın yerine geçebilir veya onun bir muadili olabilir
mi?
S. D’anna: Latince bir söz vardır: “Visibilia ex
invisibilibus”. Görünen her şey, bir görünmezden ortaya çıkar. Gördüğümüz,
dokunduğumuz, hissettiğimiz ve duyduğumuz her şey, materyalistik her oluşum ve
hatta tüm iş hayatı, hislerimiz açısından değerlendirecek olduğumuzda ‘görünmez’
olarak algılayabileceğimiz bir dünyanın yansımasından başka bir şey değildir.
Kişinin bireyselliği açısından
bakacak olduğunuzda bile, dış dünyasında biçimlendirdiği her şey, kişinin iç
dünyasındaki görünmezlerinin bir yansıması ve düşünün başarısıdır.
İnsanlığın başardığı her şeyde,
ister sosyal olsun ister bilimsel, arkasında her zaman bir insanın rüyası, bir
bireyin inandığı düşü vardır.
En büyük düşmanımız, kimi zaman
hiçbir şey başaramayacağımızı iddia eden, kimi zaman da her şey için yeterli
olduğumuzu var sayan, psikolojik anlamda yeterince tamamlanmış olduğumuzu
düşündüren beynimizdir. Tanrılar Okulu ve onun dersleri ise, bunu bertaraf etmek
için psikolojik bir devrimin şart olduğunu söyler. Bu gelişim içeriden dışarıya
alınan bir yoldur. Bu yolda eski ve köhnemiş birçok inancımızı terk etmemiz
gerekecektir. Bu da bizi bütünlüğe ulaştırır. Bu serüvende bize iki his daha
eşlik eder. Bunların ilki, altıncı hissimiz olan sezgilerimiz, diğeri ise,
yedinci his diyebileceğimiz düşlemedir.
- Bursa gibi, düşünsellikten bir miktar uzak bir finans ve
endüstri şehrinde yaşamak, düşleri ve onları hayat geçirmeyi ne kadar mümkün
kılar? Düş biraz daha dingin ortamlar gereksinmez mi?
S. D’Anna: Finans ve endüstri, düşleme ile ters düşen
olaylar değildir. Vizyon ve gerçeklik, finansal güç ve sevgi, hareket ve niyet,
içimizde bir pota içinde eritmeyi başarabilirsek, bir ve aynı şeylerdir. “Ruh
halimiz, yerimizdir” der Dreamer. Olmak istediğimiz belli bir yer varsa, oraya
öncelikle psikolojik anlamda ait olmamız gerekir. İlerlemeyi psikolojik anlamda
başarabilirsek, benlik seviyemizi yükseltebilirsek, fiziksel anlamda
bulunduğumuz yeri de değiştirebiliriz.
Bu Dreamer’dan öğrendiğim en olağanüstü şeylerden biridir.
Bu, insanların neden en küçük fikri, en küçük düşüncelerini bile
değiştirmediğini de açıklayan bir iddiadır. Benliklerimizdeki en küçük
değişiklik bile dış dünyada dağlar devirir.
- Okuyucularımızın içinde çok
sayıda bayan olacağını tahmin ediyorum. Dünyaya yön ve şekil verme konusunda
erkek dünyasında zorluklarla karşılaşan hanımlara ne gibi tavsiyeleriniz
olabilir, ne tür yol haritaları veya kaçış planları sunabilirsiniz?
S. D’anna: Sorularınıza cevap vermekten çok, onlara
muhalefet eder durumda gözüktüğüm için özür dilerim. Ama benim inanışımda bir
‘erkek dünyasına’ karşı durmaya çalışan bir ‘kadın dünyası’ yok. Sadece sizin
düşüncenize göre, duygularınızın kalitesine ve tepkilerinizin ne olduğuna göre
sizin ne olduğunuzu kusursuz biçimde ortaya koyan, ‘sizin’ dünyanız var. Dreamer
bir gün bana gerçeğimi sevmiyorsam, düşümü değiştirmem gerektiğini söyledi. Ki
bu da kendimizi değiştirmek demektir. Biz ne isek, düşümüz de odur.
- Bireylerin kişisel devrimlerini gerçekleştirmeleri
metropollerde daha kolay olur diyebilir miyiz? İmkanları kısıtlı bir çevrede
doğan kişilerin belli yerlere gelme konusunda bir haksız rekabet içinde
oldukları doğru değil mi? Bursa'daki bir girişimci benzer hedeflere sahip
İstanbullu bir rakibinden bu anlamda nasıl daha önde olabilir?
S. D’anna: Az önce verdiğim
cevap bunu karşılıyor olmalı.
- Etrafınızdaki enerjiyi hissedebiliyor ve onunla
ilgileniyor musunuz, yoksa işiniz sadece kendi dünyanızla mı? Bu açıdan
baktığınızda Türkiye sizi nasıl etkiliyor? Çünkü buraya son zamanlarda oldukça
sık gelen biri olduğunuzu biliyoruz.
S. D’anna: Türkiye'nin çok enteresan bir ülke olduğunu
düşünüyorum. Enerji dolu ve genç bir ülke. He seferinde memnuniyetle geliyorum
ve şimdi de Bursa konusunda aynı heyecanlara sahibim. Ama bu çevrenin üzerimdeki
etkilerinden bahsediyorsak, böyle güzel bir ortamın bile benim üzerimde herhangi
bir belirleyici rolü olamayacağını söylemek isterim. Etrafımın benim üzerimde
bir kontrolü olamaz. "Hiçbir şey dışarıdan gelemez" hatırlatması her zaman
gözümüzün önünde olması gereken bir deyiştir. Yaşam öykülerimizin tek yazarı ve
yaratıcısı olarak, bu almamız gereken bir sorumluluktur. |